Zalim veya fasık birisinin Devlet başkanı seçilmesi caiz midir?

Soru

“Zalim veya Fasık bir kimsenin Devlet Başkanı olarak seçilmesi caiz midir?

Cevap ( 1 )

  1. Esselamü aleyküm… Kardeşler, malumunuz Gayr-i müslim bir kimsenin Halife-İmam-Sultan yada Devletbaşkanı Seçilmesi ittifakla caiz değildir… Ancak ihtilaf edilen hususa gelince muteber kaynaklarımızda geçen konu ile ilgili bilgiler şöyledir:

    İSLAM AHKAMINA GÖRE ZALİM VE FASIKIN DEVLET BAŞKANLIĞI

    “Ben seni insanlara imam yapacağım.”(Bakara:124)
    “İmam”, peygamberlik yolunda, dini konularda kendisine uyulan kimse demektir. Diğer Peygamberler de öyledirler. Çünkü Cenab-ı Allah,insanları onlara tabi olmak ve dini konularda onlara uymakla yükümlü kılmıştır. Halifeler de imamdırlar. Çünkü onlar, insanların kendilerine uymalarının gerekli olduğu, söylediklerini ve verdikleri hükümleri kabul etmekle yükümlü oldukları bir makama seçilmişlerdir. Kadılarla fakihler de
    imamdırlar. Bu anlamda, insanlara namaz kıldıran kişi de imamdır. Çünkü onun arkasında namaza duran kimsenin, ona tabi olması ve namaz hareketlerinde ona uyması gerekir.

    Bu hususta Peygamber sal/al/ahu aleyhi ve sel/em şöyle buyurmuştur: “Kendisine uyulsun diye imam öne geçirilmiştir. O, rükuya vardığında siz de rükuya varın; secdeye vardığında siz de secdeye varın. ” (Taberani, el-Mucemu’l Evsat: 4/70)
    Ayrıca Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, “İmamınıza muhalefet etmeyiniz”
    demiştir. Böylece imam ünvanını hak eden kişinin, dini işlerde ve konularda kendisine uyulması gereken kişi olduğu ispatlanmış oldu.

    Bazen batıl yolda kendilerine uyulan kimselere de “imam” denildiği vakidir. Ancak “imam” kelimesi yalın olarak kullanıldığında batıl yolun önderlerini kapsamaz.
    Bu bağlamda Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Biz onları, ateşe çağıran imamlar/öncüler kıldık. ” (Kasas, 28/41)
    Bu ayette, insanları cehennem ateşine çağıranlara da “imam” denilmiştir. Her ne kadar kendilerine uyulması gereken önderler olmasalar da, dini konularda kendilerine uyulan imamlar konumuna konuldukları için onlara imam denilmiştir.

    Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
    “Taptıkları ilahları kendilerine fayda sağlamadı.” ( Hud, 11/101)
    “Şu ibadet edip durduğun ilahına bak!” ( Ta-ha, 20/97) Kendi inancına ve düşüncene göre ilah zannettiğin şeye bak!
    Peygamber (sav) buyurdu: “Ümmetim için korktuklarımın en korkunç olanı, saptıran imamlar/önderlerdir. “(Dani,es-Sünenu’l Varidetü fi’l Fiten: 11271)

    “İmam” kelimesi yalın olarak kullanıldığında Allah’ın dini, hak ve hidayet yolunda kendisine tabi olunması gereken kişi akla gelir. Görüldüğü gibi “Ben seni insanlara imam yapacağım” ayeti, hiçbir kayıt olmadan bu manayı ifade etmektedir. Ama kötülük imamları/ öncülerinden bahseden “Biz onları, ateşe çağıran imamlar/öncüler kıldık” ayetinde “ateşe çağıran imamlar” kaydı konulmuştur.
    “İmamlık” kelimesi anlattığımız manayı kapsadığına göre, imamlığın en üst mertebesinde peygamberler (aleyhimusselam) bulunmaktadır. Onlardan sonra raşit halifeler, sonra alimler, sonra adaletli kadılar ve kendilerine uyulmasını Allah’ın zorunlu kıldığı kimseler, sonra da namaz imamları ve benzeri kimseler gelmektedir. Cenab-ı Allah, İbrahim Peygamber’i imam/önder kıldığını bu ayette bildirmektedir.

    İbrahim Peygamber, evlatlarının da önderler kılınmasını Allah’tan dilemiş ve “Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)” demişti.
    Buradaki “ve min zürriyeti” kelimesi kelimesindeki (kaf) harfine atfedilmiştir. Buna göre mana şöyle olur: Ya Rabbi evlatlarımdan bazılarını da imam/önder kıl. “ve min zürriyeti” kelimesini söylemekle İbrahim’in aleyhisselam “evlatlarımdan da imam/önder olacaklar var mı?”diye sormuş olması da muhtemeldir.

    Yüce Allah da ona cevaben şöyle buyurmuştu: “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz.” Bu ifade iki mana içermektedir: Allah Tefila, İbrahim’in aleyhisselam
    soyundan bazılarını imam/önder kılacağını bildirdi. Ya İbrahim’in “kimler imam/önder olacak?” sorusuna cevap olarak zalim olmayan soyunun imam/önder olacağını bildirmişti. Ya da “soyumdan da imam/önder kılar mısın?” dileğine cevaben zalim olanları imam/ önder kılmayacağını bildirmişti.
    Cenab-ı Allah’ın her iki şekli de murad etmiş olması mümkündür. İbrahim aleyhisselam, kendi soyundan bazılarını imam /önderler kılmasını ve imam/önder kılacaklarını kendisine bildirmesini Allah’tan dilemişti.
    Allah da “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” cümlesiyle onun bu dileğini kabul ettiğini kendisine bildirmişti. Şayet dileğini kabul etmeseydi ona, “Senin soyunda imam/önder kılacağım kimse yoktur” ya da “Benim ahdim (verdiğim söz) senin soyundan hiç kimseyi kapsamaz” şeklinde cevap verirdi. Ama “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” demesi, İbrahim’e aleyhisselam, soyundan bazı kimseleri imam/ önder kılacağı şeklinde olumlu cevap verdiğine delalet etmektedir.
    Sonra “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” demekle de, İbrahim’in aleyhisselam soyundan gelecek zfilimlerin, imam/önder ve toplumun uyacağı kimseler kılınmayacaklarını bildirmiş oldu.

    “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz.”
    Süddi,bu ayette geçen imamlık ahdi ile peygamberlik makamının kastedildiğini söylemiştir.
    Mücahid ise şöyle demiştir: “Zalimlerin imam/önder olamayacakları bu ayetle anlatılmak istenmiştir.”
    İbn Abbas radıyallahu anh dedi ki: “Ayette anlatılmak istenen şudur: Zalimle yapılan anlaşmaya uymak gerekmez. Zalim biri, zulüm üzerine seninle bir akit yaparsa, akdi boz.”
    Hasan dedi ki: “Zalimlere Allah katında verilmiş bir söz yoktur ki ahrette Allah kendilerine hayır ve mükafat versin.”
    Ebfi Bekir el-Cessas dedi ki: Bahsedilen ayetin, rivayet edilen bu manaların hepsini içermesi mümkündür. Cenab-ı Allah’ın bu manaların tümünü murad etmiş olması da mümkündür. Bize göre ayeti böyle yorumlamak mümkündür. Dolayısıyla zalimin peygamber, peygamber halifesi, kadı, müfti, şahit, Peygamber’ den sallallahu aleyhi ve sellem hadis rivayet eden ravi gibi dini konularda insanların sözünü kabul etmekle yükümlü kılındıkları biri olması caiz değildir. Ayet-i kerime, dini konularda önder ve örnek olan kimselerin adaletli ve salih olmalarını şart koşmaktadır. Bu da namaz kıldıracak imamların salih kimseler olmaları, fasık ve zalim olmamaları gerektiğine de delalet etmektedir. Çünkü ayet, dini konularda imamlık/önderlik makamına atanan kimselerin adaletli olmalarını şart koşmaktadır.

    Zira Allah’ın ahdi, O’nun emirleridir. Bu emirlerin zalim kimselerden alınmasını istemiş değildir. Bu ilahi emirler, Allah tarafından imamlara/önderlere emanet edilmiş, onların bu emirlerle ilgili olarak söyledikleri sözler geçerli kılınmış ve insanlardan da onların söylediklerini kabul etmelerini ve onlara uymalarını istemiştir.
    Mesela bu konuda şu ayetler çok dikkat çekicidir: “Ey Ademoğulları! Ben size, “şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o,sizin için apaçık bir düşmandır” diye emretmedim mi?” (Yasin, 36/60) “Onlar, “Allah, bize emretti” dediler. ” (Al-i İmran, 3/183)
    Bu ayetlerde geçen “ahit” kelimesi, emir anlamına gelmektedir.Halifelerin valilerine ve kadılarına gönderdikleri ahitnameler de, halkı o çerçevede yönetsinler ve gereğince hükmetsinler diye gönderilen yazılı emirlerdir. Allah’ın ahdi, Allah’ın emirleri olduğuna göre, “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” ayetine göre, zalimler ya bu ilahi emirlere muhatap değildirler ya da Allah’ın emirleri ve ahkamını kendilerinden dinlenilip kabul edilecek kimselerin makamında (zalimlerin) oturmaları caiz olmaz ve kendilerine bu konuda güvenilmez. Zalimlerin ilahi emirlere muhatap olmamaları asla söz konusu değildir.
    Müslümanların tamamı, başkalarının ilahi emirlerle yükümlü olmaları gibi, zalimlerin de yükümlü oldukları hususunda görüş birliği etmişlerdir.
    Allah’ın emirlerini terk edip yerine getirmediklerinden dolayı zalimlik damgasını da yediler. İlahi emirlere muhatap olmamaları söz konusu olmadığına göre geride diğer seçenek kaldı ki, bu da zalimlere ilahi emirlerin emanet edilemeyeceğidir.
    Öyleyse zalimler, dini konularda kendisine uyulan imamlar ve önderler olamazlar. Şu halde fasığın imamlığının geçerli olmayacağı, halife olamayacağı, halifelik makamına kendini nispet etse bile halkın kendisine uyup itaat etmekle yükümlü olmayacağı bu ayetle ispatlanmış oldu.
    Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Yaratana isyan durumunda yaratılana itaat edilmez. ” (Taberani, el-Mucemu’l-Kebir: 181170)
    Bu hadis, fasığın hakim olamayacağına, hakimliğe atansa bile hükmünün geçerli olmayaca-ğına, şahitliğinin kabul edilmeyeceğine, Peygamber’den sallallahu aleyhi ve sellem hadis rivayet etmesi durumunda rivayetine, müfti ise fetvasına inanılmaması, namaz kıldırmak için öne geçirilmemesi gerektiğine delalet etmektedir. Şayet arkasında namaz kılan olursa, kılanın namazı geçerli olur. “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” ‘ayeti: burada anlatılan manaların tamamını içermektedir.

    Bazı kimseler Ebu Hanife’nin, fasıkların devlet başkanı ve halife olmalarını caiz gördüğünü, bunlarla hakimi birbirinden ayırdığını, fasık hakimin hükmünü geçersiz saydığını ileri sürmektedirler. Bunu ileri sürenin de kelamcılardan Zürkan adında biri olduğu anlatılır. Zürkan bu iddiada bulunurken yalan ve asılsız bir şey söylemiştir. Zaten o, rivayeti kabul edilenlerden değildir.
    Ebu Hanife’ye göre, adalet sıfatını taşımalarının şart oluşu bakımından halife ile kadı arasında fark yoktur. Fasık kimse, ne halife ne de hakim olabilir. Şahitliği kabul edilmediği gibi, Peygamber’den sallallahu aleyhi ve sel/em bir hadis rivayet edecek olsa rivayeti de kabul edilmez. Rivayeti kabul edilmez ve hükmü geçerli sayılmazken böyle biri nasıl halife olabilir? Bu kişi Ebu Hanife hakkında nasıl böyle bir iddiada bulunabilir?

    Oysa Emeviler zamanında İbn Hübeyre, kadılığı kabul etmesi için onu zorlamıştı. O bu görevi kabule yanaşmayınca, İbn Hübeyre onu zorlamaya ısrarla devam etmiş, hatta her gün onu kırbaçlamaya başlamıştı. Durumundan korkulunca da alimler kendisine, “Şu dayaktan kurtulmak için onun vereceği başka bazı görevleri kabul et” demişlerdi. O da depoya giren saman yüklerini sayma görevini üstlendi. Bunun üzerine İbn Hübeyre onu hapisten salıverdi. Daha sonra halife Mansur da onu kadılık görevini kabule davet etti. Kabule yanaşmayınca da onu hapse attı. Nihayet Mansur’un emri üzerine, Bağdat şehri için inşa edilecek surlarda kullanılacak olan kerpiçlerin sayısını kontrol görevini kabul etti.

    Ebu Hanife’nin zalimlerle ve zorba hükümdarlarla savaşma yolunu tuttuğu herkesçe bilinmektedir. Bu bağlamda Evzai şöyle demiştir: “Ebu Hanife’ye her şeyi yükledik. Nihayet bize kılıç getirdi, yani zalimlerle savaştı. Ama biz bu yükü taşımayı üstlenemedik.”
    “Sözlü olarak iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmak farzdır. Eğer söyledikleriniz dinlenmezse, o zaman bu görevi kılıçla yerine getirmek gerekir” sözü ona aittir.
    Nitekim Peygamber’in sallallahu aleyhi ve sellem de böyle buyurduğu rivayet edilmiştir. Horasan’ın fakih, ravi ve abitlerinden İbrahim es-Saiğ ona, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmanın hükmünü sormuş, o da farz olduğunu söylemiş ve Peygamber’ in sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda şöyle buyurduğunu rivayet etmişti: “Şehitlerin en üstünü Abdulmuttalip oğlu Hamza’dır. Bir de zalim devlet başkanının karşısına dikilip ona
    karı iyiliği tavsiye ve kötülükten sakındırma görevini yerine getiren, bu sebeple de öldürülen kimsedir. ” (Suyuti, Cfuniu’l-Ahadis: 5/381)
    İbrahim es-Saiğ, Ebu Hanife’den bu cevabı aldıktan sonra Merv şehrine döndü. Vali Ebu Müslim’in karşısına dikilip iyiliği tavsiye ve kötülükten sakındırma görevini yerine getirdi. Zalimliğini ve haksız yere kan dökmesini protesto etti. Ebu Müslim birkaç kez ona tahammül etti, ama sonra onu öldürttü.

    Ebu Hanife’nin Zeyd b. Ali meselesindeki tavrı, ona mali destek sağladığı,ona yardım etmenin ve onunla birlikte savaşmanın vacip olduğu konusunda gizlice insanlara fetva verdiği herkesçe bilinmektedir. Abdullah b. Hasan’ın oğulları Muhammed ve İbrahim’e karşı olumlu tavrı da herkesçe bilinen bir husustur.
    Ebu İshak el Fezari kendisine, “Neden kardeşime İbrahim ile birlikte yönetime başkaldır-ması için tavsiyede bulundun?! Senin tavsiyene uyduğu için de öldürüldü!” dediğinde Ebu Hanife’nin cevabı şu olmuştu: “Kardeşinin çıkışı, senin tuttuğun yoldan daha çok hoşuma gidiyor.” Ebu İshak, Basra’ya çıkıp gitmişti. Bütün bunların sebebi şuydu: Hadisçilerden ilmi tecrübe ve donanımı olmayan bazı kimseler, Ebu Hanife’ye karşı tavır almış, iyiliği tavsiye ve kötülükten sakındırma görevini ihmal etmişler,derken zalimler İslam ümmetini yönetme makamına geçmişlerdi.
    İyiliği tavsiye ve kötülükten sakındırma konusunda tavrı böyle olan Ebu Hanife, nasıl olur da fasığın devlet başkanı olmasını caiz görür? Bunu iddia edenler, ya Ebu Hanife’nin ve onun gibi düşünen Irak ulemasının görüşlerini naklederken yalan söylemişlerdir ya da nakilde hata etmişlerdir.
    Çünkü Ebu Hanife ve diğer Irak uleması, zalim devlet başkanı tarafından atanmış olsa bile kendisi adaletli ise, böyle bir kadı’nın verdiği hükümler geçerli ve yargılaması da sahihtir. Zalim ve fasık da olsalar arkalarında kılınan namaz da geçerlidir. Bu, sahih bir görüştür.
    Bu anlatılanlarda, fasığın devlet başkanı olmasını Ebu Hanife’nin caiz gördüğüne ispat eden bir delil yoktur. Çünkü kadı adaletli olursa, verdiği hükmü uygulama imkanına sahip olan gerçek anlamda bir kadı olur. Hükmünü kabul etmeyeni, kabule zorlayacak güce sahip olur.

    Bu durumda kendisini atayanın nasıl biri olduğuna bakılmaz. Çünkü onu atayan, hükümleri-ni infaz etmede kendisine destek olan diğer yardımcıları gibi kabul edilir.Kadı yardımcıları- nın ise adaletli olmaları şart değildir.

    Bakınız mesela bir ülkenin devlet başkanı bulunmadığını varsayalım. Bu ülkenin halkı, aralarından adil bir kişiyi kadılığa atama hususunda bir araya gelip anlaşırlarsa, atadıkları kadının verdiği hükümleri kabul etmeyene karşı kadıya yardımcı olurlarsa, kendisini atayan bir devlet başkanı bulunmadığı halde bu kadının verdiği hükümler geçerli olur. İşte bu noktadan hareketle Kadı Şüreyh ile tabiin devri kadıları, kadılık makamına Emeviler tarafından atanmışlardı.

    Şüreyh, Haccac-ı zalimin zamanına kadar Küfe kadılığı görevine devam etti.Araplarda ve Mervani hanedanında Abdulmelik’ten daha zalim,daha kafir ve daha facir bir kimse yoktu. Onun atadığı valiler arasında da Haccac’dan daha kafir, daha zalim ve daha facir bir kimse yoktu. İyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırma konusunda insanları ilk susturan, Abdulmelik idi. Bir defasında minbere çıkıp şöyle konuşmuştu: “Allah’a yemim ederim ki ben Hz. Osman gibi zayıf ve güçsüz, Muaviye gibi başkasına yaltaklanan, hilekar bir halife değilim. Bize bazı şeyleri tavsiye ediyorsunuz, ama kendiniz o şeyleri nefsinize uygulamayı unutuyorsunuz. Allah’ a yemin ederim ki şimdiden sonra bir kimse bana takvalı olmamı tavsiye ederse, kesinlikle boynunu vururum!”
    Halk, erzakını Emevilerin beytulmalından alıyordu. Yalancı Muhtar; İbn Abbas radıyallahu anh ile Muhammed b. Hanefiye ve İbn Ömer’e radıyallahu anh mali destek sağlıyordu. Onlar da kendilerine sağlanan bu desteği kabul ediyorlardı.

    Muhammed b. Aclan, Ka’ka’nın şöyle dediğini rivayet etmiştir: Abdulaziz b. Mervan, Abdullah b. Ömer’e radıyallahu anh mektup yazarak ihtiyaçlarını kendisine bildirmesini istedi. Abdullah b. Ömer radıyallahu anh cevabi mektubunda ona şunları yazdı:
    “Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Üstteki el, alttaki elden daha hayırlıdır. ” (Buhari, Zekat, 18) Öyle sanıyorum ki üstteki el, verenin elidir. Alttaki el ise alanın elidir. Ben, Allah’ın senin aracılığınla bana nasip edeceği bir rızkı senden istemeyeceğim gibi,vermen durumunda da sana geri çevirmeyeceğim. Haydi selamette kal.”

    Hasan, Said b. Cübeyr, Şabi ve diğer tabiiler erzaklarını o zalimlerin elinden alıyorlardı. Onların Halife ve önder olduklarını kabul ettiklerinden değil, facirlerin elinde bulunan kendi hakları diye bu erzakları onlardan alıyorlardı. Onların halifeliklerini nasıl kabul edeceklerdi ki?
    Haccac’ın yüzüne kılıçla vurmuşlardı. Tabiilerin seçkinlerinden 4000 kadar kurra ve fakih ona karşı harekete geçmiş, önceleri Ahvaz, sonra Basra, sonra da Kufe yakınlarında Fırat kenarındaki Deyrül Cemacim’de Abdurrahman b. Muhammed b. Eş’as’ın safında yer alarak savaşmışlardı. Abdulmelik b. Mervan’ı hal’etmiş, ona lanet okumuş ve ondan beri olduklarını ilan etmişlerdi. Bunlardan önceki alimler de, Hz. Ali’nin şehadetinden sonra Hz.Muaviye zorla hilafet makamına geçince Muaviye’ye karşı benzer tavırlar sergilemiş-lerdi. Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin ve o asırda yaşayan diğer sahabiler de, baştakilerin hilafetini kabul etmedikleri halde onların beytulmalından ödenek alıyorlardı. Aksine Hz. Ali’nin radıyallahu anh vefat edip Allah’ ın rızasına ve cennetine kavuştuğu ana kadar yaptığı gibi, o zalimlerden beri olduklarını söylüyorlardı. Dolayısıyla önceki alimlerin zalim hükümdarlar tarafından verilen kadılık görevini kabul etmeleri, onların Beytulmalından ödenek almaları, onların halifeliklerini kabul ettiklerini ve imametlerinin geçerli olduğuna inandıklarını göstermez.” Nizameddin DEMİR
    (İmam el-Cessas, Ahkamul Kur’an, Tefsiri. Bakara:124.ayet. C/1, sh: 218-227)

    En iyi cevap
    En iyi cevabı iptal et

Bir cevap bırakın

Gözat
Gözat