Şimdi Kayıt Olun

Giriş yapmak

Kayıp Şifre

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi girin. E-posta yoluyla bir bağlantı alacaksınız ve yeni bir şifre oluşturacaksınız.

Giriş yapmak

Şimdi Kayıt Olun

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit.Morbi adipiscing gravdio, sit amet suscipit risus ultrices eu.Fusce viverra neque at purus laoreet consequa.Vivamus vulputate posuere nisl quis consequat.

  • sunnet_kaynaktir_islamsorucevap

Sünnet Kaynaktır Ümmet İcma Etmiştir 

Sünnetin delil olmasını önce Kur’ân’dan âyetlerle delillendirdik. Ardından naklettiğimiz hadislerle de mevzunun sünnette de aynı şekilde yer aldığını gördük. Şimdi de bir diğer delil üzerinde durmak istiyoruz.


     Sünnetin hüccet oluşuna bir başka kuvvetli delil de icma-i ümmettir.

    İbn Hazm “Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız ihtilafa düştüğünüz bir şeyde o işi Allah ve Resûlüne (onların hükmüne) havale ediniz” âyetini delil getirerek sünnetin hücciyetinin icma ile sabit olduğunu söyler.26 Bir başka yerde de “Biz sadece Kur’ân’da bulduğumuz şeyleri alırız” diyenlerin tehlikeli bir söz söylediklerine dikkat çeker. 27
Bilindiği gibi sünnet Kur’ân’ın tefsiridir. Sünnetin tamamlayıcı özelliği olmazsa Kur’ân’ın anlaşılması mümkün değildir.
Kur’ân da sadece işaret edilmiş ve sünnet ile ayrıntıları açıklanmış ibadetler asırlardır ümmet nezdinde kabul görmüş ve günümüze kadar yapılagelmiştir. Kur’ân’da tafsilatı açıklanmamış, sünnete bırakılmış o kadar çok hüküm vardır ki, sünnetin irşadatı olmasa bunları anlamak mümkün olmayacaktı.
     Yazımızın devamında bir iki kelime ile de olsa, sünneti delil kabul etmeyenlerin sözlerine çok kısa olarak temas etmeyi uygun buluyoruz. İleride –eğer imkan olursa- bu konuda daha geniş bir yazı ile bu hususu işlemeyi düşünüyoruz.
“Ümmetimin fesadı zamanında sünnetime, sımsıkı sarılana yüz şehid sevabı verilir.”
d. Sünnetin hücciyetini kabul etmeyenlerin ileri sürdükleri başlıca deliller ile bu delillerin kısaca değerlendirilmesi
Daha önceki bölümlerde tarih boyunca sünnetin hücciyetini kabul etmeyen ekolleri incelemiş, yer yer kısaca görüşlerini zikretmiştik. Şimdi bu görüşlere esas teşkil eden delilleri değerlendirmek istiyoruz.

1- Genel olarak bu görüştekilerin öne sürdüğü en önemli delil Allahu Teala’nın Kur’ân-ı Kerim’de her şeyi beyân ettiği, eksik bir hüküm bırakmadığını ifade eden “Ayrıca bu Kitab’ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve mü’minler için bir müjde olarak indirdik.”28 Ve “Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.”29 âyetleridir. Bu durumda sünnetin Kur’ân’a yeni bir hüküm getirmesi mümkün olabilir mi?
    Bu iddiaya verilecek cevap oldukça basit olsa gerekir: Önce Kur’ân-ı Kerim bir âyetler mecmuasıdır. Yukarıda delil olarak serdedilen bu iki âyet o bütünden sadece bir kaçıdır. Bağlamından koparılmış, mutlak iki âyetle Kur’ân’ın ruhunu anlamak, onu tefsire kalkışmak tefsir usûlü açısından sakıncalıdır. Diğer bir ifade ile içinde her şey olan Kur’ân’dan o “her şey” i ayıklamak ve alabilmek herkese nasip olamaz. Belki ilmi ve kapasitesi ölçüsünde bir şeyler yakalayabilir ama “her şey” i değil. Bunun içindir ki Allahu Teâla, Resûlünü göndermiş, Kur’ân’ın açıklama vazifesini uhdesine yüklemiştir. Zira Kur’ân-ı Kerim’de daha önce zikri geçen “Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder.” gibi âyetler Hz. Peygamber(s.a.v)’ı nazara verip, O’nun Kur’ân’ı tebyin edici vazifesi olduğunu vurgulamaktadırlar. Tefsir sahibi büyük imam Taberî (ö.310/922) konuyla ilgili olarak şöyle der: ” Kur’ân’ın bir kısmının tefsirine, Resûlüllah’ın açıklaması olmaksızın ulaşabilmek mümkün değildir. Vücub, nedb, irşad gibi emir çeşitleri, nehy çeşitleri, hak ve hadleri, mahlukatının birbirlerine karşı yükümlü olduğu hükümleri ve benzeri âyetlerin ahkamı bu cümledendir. Allah Resûlünden bir nass olmadıkça veya tefsirine işaret eden bir delâlet bulunmadıkça, bu mevzularda hiç kimsenin söz söylemesi doğru değildir.”31
2- Sık sık dile getirilen ikinci iddia da “Bize Kur’ân yeter, ondan başkasını almayız, zira Kur’ân tevatür yoluyla gelmiştir. Oysa sünnet bir çoğu ahad olan hadisler mecmuasıdır.” sözüdür.
      Bu mevzu asırlar önce tartışılmış, hükme bağlanmıştır. Önce unutulmamalıdır ki beşeriyet Kur’ân-ı Kerim’i Hz. Peygamber kanalıyla tanımıştır. Yani öncelikle Kur’ân’ın ve ondaki dini hükümlerin ümmete nakledilmesi bir cemaat tarafından değil, Hz. Peygamber tarafından gerçekleşmiştir. Daha sonra topluluklardan nakledile nakledile günümüze kadar gelmiştir. Bu demektir ki Kur’ân bile Sahabe-i Kiram’a haberi vahidle intikal etmiştir. Şayet hüccet olmasaydı Hz. Peygamberin yanında daha başkalarının da bu vazifeye iştiraki şart koşulması gerekirdi.
    Bir diğer husus da Kur’ân-ı Kerim’deki bazı hükümlerin ümmete naklinde haberi vahidle iktifa edilmesidir. Bunun en açık örneği, yukarıda temas edildiği üzere Kıblenin tahvili meselesidir. Kabe’nin kıble olması emri nazil olduktan sonra bu haberin Kuba’da sabah namazı kılan bir topluluğa bir kişi tarafından ulaştırılmasıyla o topluluk Kabe’ye doğru dönmüşlerdir. Şayet haberi vahidle amel caiz olmasaydı Hz. Peygamber bu hükmü bir şahısla gönderir, sahabe de bir kişinin getirdiği haberle amel eder miydi?
     Ve yine dinin tebliği mevzuunda Hz. Peygamberin ashabtan bazılarını belli yerlere memur ve elçi olarak gönderdiği bilinmektedir. Buradan anlaşılmaktadır ki haberi vahidle amel etmenin hiç bir sakıncası olamaz. Hatta diyebiliriz ki din büyük çoğunluğu itibariyle haberi vahid üzere kaimdir.
    İmam Şafii konu ile alakalı olarak der ki: “Herkesçe bilinen bir şeydir ki, Ashab-ı Kiram, haber-i vahidi alırlardı. Kur’ân-ı Kerim’de hükmü bulunmayan bir mesele kendilerine arz olununca onu Hz. Peygamber’in Sünnetinde ararlardı. Bu hususta mütevatir haberi, meşhur haberi ve bir kişinin haberini ayırmadan kabul ederlerdi. Bu husustaki örnekler sayılmayacak kadar çoktur. Hadisi bilmediklerinden dolayı bir mesele hakkında reyleriyle hüküm verirlerse, sonra o konuda bir Hadis öğrenirlerse, hemen Hadise dönerlerdi.’

3- Öne sürülen bir diğer şey de Hz. Peygamberin sünnetinin yazılmasını yasaklamış olmasıdır. Oysa sünnet Kur’ân gibi dinde hüccet kabul edilseydi, neden Hz. Peygamber tarafından böyle önemli bir ikinci kaynak kayda geçirilmiş olmasın ?
Bu iddiaya bir çok yönden cevap verilebilir; Öncelikle sünnetin yazılı olarak muhafaza edilmesinin onun hücciyetiyle irtbatlandırılması sıhhatli bir kıyas olmasa gerekir. Hadislerin tesbit ve rivayetleri hususunda yazılı veya şifahi ayırımının bir önemi olmamalıdır.
Sünnetin kayda geçirilmesini yasaklayan bazı hadislerin sıhhatleri tartışılmıştır. Bunlardan “Kitabet mevzuunda peygamberden izin istedik, bize izin vermedi.” hadisinin sıhhati şüphelidir. Müslim hadisinde kastedilen yasaklamanın; sünnetin Kur’ân âyetleri ile aynı sayfa içerisinde yazılması olarak da yorumlanmıştır. Yazma yasağıyla ilgili söylenecek bir başka şey de şudur: Yazılı şeylerin hayata tatbiki, ezberlenenlere oranla az olacaktır. Onun yazıda kalması tehlikesi vardır. Bunun için ilk başlarda hadis yazımı yasaklanmış, ezberlenmeye önem verilerek hayata intikali sağlanmak istenmiştir.

    Müslim tarafından tahric edilen “Benden bir şey yazmayınız. Kim benden Kur’ân dışında bir şey yazmışşa onu imha etsin.” Sahih hadisine gelince; bu hadisle beraber daha sonraları Hz. Peygamber tarafından irad edilmiş, yazmaya izin verdiği başka hadisler bulunmaktadır.32
    Buradan Müslim hadisinin Vahiy katiplerinin az olduğu, Kur’ân’la sünnetin birbirleriyle karışabileceği endişesiyle, bir dönem için ihtiyaten yasaklanmış olduğu, daha sonra bu endişenin kalkmasıyla tekrardan izin verildiği şeklinde anlamamız, en muvafık olanıdır. Hatta bazı sahabilerin Hz. Peygamberin sünnetini kaleme aldığı, onları tedvin ettiği sahifeler bulunmaktaydı.
   “Abdullah İbn Amr el-As’tan başka Efendimiz’in hadislerinden hiç olmazsa bazılarını yazan başka sahabiler de vardı. Mesela Seyyidina Hz. Ali (r.a) içinde yaraların diyeti, Medine’nin hürmeti, kafir karşısında mü’minin öldürülmeyeceği ve daha başka hususlarla alakalı hükümler bulunan bir sahifeyi kılıcının bir yanında asılı taşırdı.”33 Yine Hz. Ömer’in kılıcının bir yanında içinde savâim yani kırda yayılan hayvanların zekatı ile ilgili hükümler bulunan bir sahife vardı.34 Aynı şekilde İbn Sa’d’ın Tabakât’ında kaydedildiğine göre İbn Abbas, vefatında geriye bir deve yükü kitap bırakmıştı ki, bunlar umumiyetle Allah Resûlü’nden ve ashab-ı kiramdan duyduğu şeyleri ihtiva ediyordu.35
     Türkçe eserler arasında, M. Hamidullah’ın neşrettiği Hemmam b. Münebbih’in Sahife’sinde ve Prof. Dr. Talat Koçyiğit’in kaleme aldığı ‘Hadislerin Yazıya Geçirilmesi’ isimli eserlerde daha fazla bilgi vardır.
Bu hakikat, bilhassa hadisin yazılmasına müsaade eden, hatta emreden ve yasaklayan hadislerden çok daha fazla, tespit üzerinde duran sahih rivayetle bir arada mütalaa edildiğinde daha iyi anlaşılacaktır.

4- Sünnetin hücciyetini inkar edenlerin ileri sürdükleri bir diğer iddia da Allahu Teâla’nın Kur’ân’ı muhafaza edeceğine dâir vaâd ettiği bu tekeffülün sünnet için yapmadığıdır.
Bu iddiaya mesned olarak ileri sürülen ayet-i kerime ise “Hiç şüphe yok ki o zikri Biz indirdik Biz, hiç şüphesiz onun koruyucusu da mutlaka Biziz.”36 âyetidir. Ekser ulema âyette geçen “zikr” kelimesini Kur’ân olarak yorumlamış, Allah tarafından kıyamete kadar muhafaza edileceğini iddia etmişlerdir. Elmalılı da bu hususta “Yani Allah Teâlâ, bununla Kur’ân’ın fazlalık veya noksanlıkla bozma ve değiştirmeden korumasını üzerine almış ve korunarak kalmasını anlatmıştır.” demektedir.37 Bu tefsir doğru dahi olsa; Kur’ân’ın muhafaza edilmesi olarak yorumlanan “hiç şüphesiz onun koruyucusu da mutlaka biziz” ifadesi sünnetin dışlanmasını gerektirmez. Başka bir ifadeyle Kur’ân’ın muhafazası, ancak sünnetin muhafazası ile gerçekleşebilir. 38
     Ayette geçen “lehu” zamirinin “Hz. Muhammed’e de işaret edebileceği iddia edilmiştir. Bu yorum halinde de Hz. Muhammed (s.a.v)’le kastolunan sünnetin muhafaza altında olduğu anlaşılır.
     Yukarıdan beri, gerek Kur’ân’da, gerek hadislerde ve gerekse de ümmetin icmaı ile sünnetin hücciyyeti üzerinde durduk. Daha önceki asırlarda, sünnetin delil olma keyfiyeti bu kadar tartışılmamıştı. Bunun günümüzde daha yoğun olarak tartışılır olması, düşündürücüdür. Tartışmanın bilhassa batılı müsteşrikler tarafından başlatılması, hele de Hindistan ve Mısır gibi işgal altındaki ülkelerde daha yoğun olması, Hadisin devre dışı bırakılmasının kimlerin işine yarayacağı hakkında bize bir fikir vermelidir, kanaatindeyiz.

     DİPNOTLAR
1 Musned:4/130-133, Tirmizi, İlm, 2660 nolu hadis. 2 Ebu Dâvud, Sünne, 6, (4604); Tirmizî, İlm, 60, (2666); İbnu Mace, Mukaddime 2, (12). 3 Muhammed b. Ahmed el-Kurtubi, el-Câmi li Ahkâmil Kur’ân, Beyrut, trs, 1:38. 4 Hâkim, el-Mustedrâk, 1:93. 5 Tirmizî, Menâkıb 77, (3790). 6 Muvatta, Kader 3, (2, 899). 7 Buhârî, Rikak, 26; Müslim, Fezâil, 15, (2283). 8 Buhârî, (Bulak, 1313), 13:91. 9 İbn Mace, Mukaddime, 6. 10 Tirmizî, İlim, 16, (2678); Ebu Dâvud, Sünne, 6, (4607). 11 Benzeri için bkz.: Müsned 4:126 ve İbnu Mace, Mukaddime 6, (43). 12 İbnu Abdilberr, Câmi’ul-Beyâni’l-İlm, 2:9. 13 Buhârî, İ’tisam, 2, Edeb, 70. 14 Muhammed Cemâluddîn el-Kâsımî, Mehâsinu’t-Te’vîl, Kahire, 1376/1957, 3:828. 15 Mücmel: Bir manaya delâleti açık olmayan, maksadın kesin olarak anlaşılması için açıklanması gereken ifadelere denir. 16 İbn Abdilber, Câmiu’l Beyân, 2:234; Şatibi, el-Muvafakat, 4:19. 17 mm : Herhangi bir şekilde hasredilmeyen müsemmâların tamamına şâmil olan lafızlara denir. 18 Taberi, 1:74. 19 Mutlak : Delâlet ettiği efrattan herhangi birini ifade eden has lafza denir. 20 Takyîd: Delâlet ettiği efrattan herhangi birine şâmil olmayıp bunlardan muayyen birini veya bir çeşidini ifade eden lafızdır. 21 4, Nisa 23. 22 Buharî, Cenâiz, 36. 23 Bkn:el-Emin es Sadık el Emin, Mevkifu’l Medresetü’l- Akliyye mine’s-Sünneti’n-Nebeviyye, Riyad, trs, 1:147. 24 el Emin, age, 1:147. 25 Muhammed b. İdris es Şafii, er-Risale, 1309, s.407. 26 İbn Hazm el-Endelusî , el-İhkam fi Usûli’l Ahkam, Kahire, trs. 1: 88. 27 İbn Hazm, age. 1:214. 28 16, Nahl:89. 29 6,Enam:38. 30 2, Bakara:129. 31 Taberi, 1:74. 32 Tirmizi, İlm, 12; Kenzu’l-Ummal, 10:232; Müsned, 2:215. 33 Buhari, İlim, 39; Müsned, 1:100. 34 Tirmizi, Zekat, 4; Hatip el-Bağdadi, el-Kifaye, s. 353-354. 35 el-Hatip M. Accâc, es-Sünnetü Kable’t-Tedvin, s. 352. 36 15, Hicr 9. 38 Elmalılı, age, 5:193 39 39 Konuyla ilgili izahat için bak. Çalışmamızın Sünnetin Kaynak Oluşunun Delilleri adlı bölümü. 40 Buradaki “lehu” zamiri iki ayrı şekilde yorumlanmıştır. Birincisi “zikr”e ait olmasıdır; tefsircilerin çoğunun görüşü budur. İkincisi Ferrâ ve İbnü’l Enbârî’nin görüşleridir ki, Kur’ân, üzerine indirilen Hz. Peygambere ait olmasıdır. Bu durumda mânâsı onu cin ve şeytan şerrinden ve düşman tecavüzünden koruyan ve koruyacak olan da biz şanı Yüce Allah’ız demek olur. Bkz., Elmalılı, age, 5:193-194.       (Yeni  Ümit  Adlı  Bir  Siteden  Alınmıştır.)  Nizameddin DEMİR

Hakkında Nizameddin Demir

Web sitemiz, İslami konularla ilgili merak ettiğiniz, cevabına ihtiyaç duyduğunuz her türlü soruya, güvenilir kaynaklara dayanan ilmî ve doyurucu cevaplar sunmak amacıyla kurulmuştur. Amacımız, Hanefi Mezhebine göre, dinimizin sahih bilgilerini doğru, anlaşılır ve hızlı bir şekilde sizlerle buluşturmak; araştırma ve öğrenme yolculuğunuzda size sağlam bir rehber olmaktır.

Beni takip et

Bir cevap bırakın