CAHİLİYYE – BEY’AT
TÜRKlYE’de; “Lâiklik felsefesinin” tesiri altında kalan ve şahsiyet özelliklerini yitiren insanlarda “Kimlik Krizi” ön plândadır. Bu kimlik krizini, T.C vatandaşlarının “Devlet” anlayışında, daha net olarak görmek mümkündür. Devlet deyince; yaygın bir bürokrasi, katı bir hiyerarşi ve güçlü bir orduya dayanan siyasi rejim akla gelmektedir. Halbuki devlet ile siyasi rejim arasında bazı farklar vardır.
Günümüzde devlet; ferdlerin giyimlerinden düşüncelerine, inançlarından ibadetlerine ve hatta sevgilerinden nefretlerine kadar, her şeye müdahale eden bir müessese haline gelmiştir. Kendini güçlü göstermek için yapamıyacağı çılgınlık yoktur. Fransız devriminin ” ulusculuk, lâiklik ve demokrasi” Rus devriminin “işçi sınıfının iktidarı” adına başlattığı ve geliştirdiği modern teoriler (bütün iddialarına rağmen) insanlara hayatı zindan etmiştir. “Tevhid-i Tedrisat” anlayışı ile beyinleri yıkayan, “Medeni Hukuk” dayatması ile her şeye burnunu sokan devlet anlayışı (aksi ne kadar iddia edilirse edilsin) totaliter bir yapıya sahiptir. Sonuçta insanları “Devletin Kulu” haline getiren bu uygulamanın savunulabilecek bir yönü yoktur. Fakat ne gariptir ki, insanların bir çoğu (Bazı müslüman aydınlar da dahil) “Totaliter” rejimleri savunmaya devam etmektedirler. Hatta “İslâm Devleti’nin;” insanların seçme ve seçilme haklarını (rızalarını) esas almadığını, kâyıtsız-şartsız itaati esas aldığını ve o rejimde hiziplerin (mezheplerin) olamıyacağını söyleyen kimselere bile raslanmaktadır. Kur’an ve Sünneti esas aldıklarını iddia edip, icma’ı ve içtihadı reddedenlerin vardıkları sonuç budur. Elbette bu batıl bir anlayıştır.
Son yıllarda “Anayasamız Kur’an” sloganını dillerinden düşürmeyen ve İslâm adına ‘Totaliter bir siyasi rejim” kurmayı kendilerine gaye edinen gruplar da ortaya çıkmıştır. Halbuki Kur’an-ı Kerim, Allahû Teâla (cc)’nın kelâmıdır (Kelamullah) ve kıyamete kadar bakidir. Kat’iyyen Anayasa metni değildir. Anayasa hukuku; siyasi otorite ile teb’a arasında, vazife, mes’ûliyet ve hakların tesbitini esas alan bir sözleşmeden ibarettir. Resül-i Ekrem (sav)’in hicretten sonra Medine’de bir sözleşme hazırladığı da malûmdur. Eğer “Anayasamız Kur’an” sloganı; sünneti, icma’ı ve içtihadı reddetmek için kullanılıyorsa, bu daha büyük bir felâkettir. Zira insanı küfre götürür. Eğer “Anayasamız Kur’an” diğer yasalarımız da sünnet, icma ve kıyas-ı fukaha şeklinde kullanılıyorsa, bu bir hatadan ibaret olur.
İslâm’ın temel hedefi; insanların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerini sağlamak, haklarını ve hürriyetlerini muhafaza etmektir. Devlet bunları gerçekleştirmede bir vasıtadan ibarettir. Kat’iyyen mukaddes bir varlık değildir. Ayrıca devletin varlık sebebi; insanların ortak ihtiyaçlarını karşılamak ve insanlığa hizmet etmekten ibarettir. Asıl olan insandır. Zira insan yeryüzünde Allahû Teâla (cc)’nın halifesi hükmündedir. İslama göre devlet; hukuka (şeriata) dayanmak ve insanların rızasını esas almak mecburiyetindedir. Bu iki esas-(hukuk ve insanların rızası) vazgeçilmez rükün hükmündedir. Zira Hukuka (şeriata) dayanması; hem bu dünyada, hem ahirette insanların saadetine vesile olması için zaruridir, insanların rızasına dayanması ise, iktidarın sürekliliği için elzemdir.
İslâm’a göre devletin; insanların rızasına dayanmasının şart olduğunun delili; mü’minler için “Bey’at” gayr-i müslimler için “Zimmet akdi’nin” vecibe olmasıdır. Gerek Bey’at, gerek zimmet akdi; rızayı ifade etme biçimidir. Bunun şekli, zamana ve zemine göre değişebilir. Ancak muhtevası ve mahiyeti değişmez..
Bu girişten sonra; mü’minlerin rızasını gündeme getiren “Bey’at” kavramı üzerinde duralım.
Yeryüzünde Allahû Teâla (cc)’nın halifesi hükmünde olan insanların; emaneti ehline vermeleri ve adaleti ayakta tutmaları zaruridir. Bu noktada zaaf gösterirlerse, bir-çok musibete ve felâkete muhatap olurlar. Arapça olan Bey’at kelimesi “Kabul etmek, razı olmak ve tasdik etmek” gibi manalara gelir. Alış-veriş manasına gelen “Bey’a” da aynı köktentir. Bu bir anlamda siyasi manada bir alış-veriştir. İcap ve kabulle tamamlanan bir fiildir. Islâmi ıstılahta Bey’at: “Bir mükellefin, ehil olan bir cemâat (Ehlu’lall ve’l-akd) tarafından tesbit edilen halîfeye (Imam’a, Ulû’l-emr’e) itaat edeceğine ve sadık kalacağına dair söz vermesidir.” Bu bir anlamda mükellefin İslâmî olan (meşru) her emirde hoşuna gitse de, gitmese de itaat edeceğine dair yaptığı bir sadakat yeminidir.
Zira Resûl-i Ekrem (sav)’in: “Müslümanlar gerek hoşlarına giden, gerek hoşlarına gitmeyen her hususta, kendilerinden olan emir sahiplerine itaat ederler. Bununda yükümlüdürler. Ancak günah işlemeleri emredilirse itaat etmezler” buyurduğu bilinmektedir. Yine diğer bir hadîs-i şerifte: “Allahû Teâla (cc)’ya isyan olan yer ve konuda malûka itaat yoktur. İtaat ancak ma’ruftadır“(2) buyurulmuştur. Dolayısıyla bey’at sonucunda ortaya çıkan itaat İslâmî hükümlerle sınırlıdır. Allahû Teâla (cc)’nın indirdiği hükümlerin hakkı ile eda edilmesi ve insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemesi için, bey’at zaruridir. İslâm uleması “Bey’at” ile ilgili ilimlerin mükellef olan her erkek ve kadın üzerine “farz-ı ayn olduğu” hususunda müttefiktir. Nitekim Ibn Hümâm: “Mü’minlerin kendi içlerinden bir imam seçmelerinin lüzumunun sebebi, Islâmî emirleri hakkı ile eda etmek içindir” (3) diyerek, meselenin hassasiyetine işaret eder.
İmama itaat edilmesi için; onun kendisine itaat edilecek derecede doğru ve bilgi sahibi, cesur ve dirayetli olması, hür olması, kendisine bey’at edenler arasında bir ayırım yapmadan onlardan her hangi birine bir zarar geldiği zaman bunun bütün topluma geldiği ve toplum için bir tehdit oluşturduğu görüşünde bulunması, düşmanın her türlü hile ve metodunu anlayacak kapasitede olması ve tâgûtî metotlardan uzak olarak işlerini şûra ile yapması gerekmektedir.
Bey’at; kitap, sünnet ve sahâbe-i kirâm’ın icmâı ile sabit olan sâlih bir ameldir. Kur’an-ı Kerim’de, Resûl-i Ekrem (sav)’e hitaben: “Sana bey’at edenler, ancak Allah’a bey’at etmiş olur. Allah’ın eli onların (Bey’at edenlerin) elleri üstündedir. Şu halde kim (bu bey’at bağını, ahdini) çözerse, kendi aleyhine çözmüş olur. Kim de Allah ile sözleştiği şeye vefa ederse (Allah) ona büyük bir ecir vcrcccktir”(4) hükmü beyan buyurulmuştur. Bey’at, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde ve siyasi otorite ile olan münasebetlerinde, İslam’ın hükümlerine razı olduklarını ihlasla ortaya koyan bir akiddir. Bilindiği gibi mü’minlerin kendi aralarından seçtikleri bir Ulû’l-emr’e (siyasi otoriteye) itaat etmeleri kati nasslarla farz kılınmıştır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Ey iman edenler!.. Allah’a itaat edin. Peygambere itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine (Ulû’l-emr’e) de itaat edin..”(5) emri verilmiştir. İslam’ın temel hedeflerini gerçekleştirebilecek ve bu uğurda her türlü engeli aşabilecek vasıftaki insanın tesbiti önemli bir hadisedir. Bu sebeple fukahâ bey’at edilecek kimsede aranan vasıflar hususunda titizlik göstermiştir.
Şurası muhakkak ki, halîfe (ulû’1-emr), mü’minlerin irade beyânı ve rızaları sonucu ortaya çıkabilir. Zorbalıkla ve kılıç zoruyla (ikrahla alınan bey’at geçerli değildir. Fûkahâ’dan bazıları “Zaruret” halinde, zorbalıkla (kuvvet kullanarak) başa geçen, fakat Islâmî hükümleri tatbik eden kimselere itaat edilebileceğini zikretmişlerdir. Nitekim İbn Abidin “Red-dü’l Muhtar”da: Zaruretten dolayı zorbanın sultanlığı sahihtir” demektedir. Ancak İmam’da bulunması gereken vasıflar kendisinde mevcut olmalıdır. Hilâfete tayinde asıl olan, mü’minlerin seçmesidir. İmamlık akdi ya halîfenin kendi yerine birini seçmesiyle olur-nitekim Hz. Ebû bekir (ra) böyle yapmıştır, yahut ulemâdan ve söz sahiplerinden bir cemâatin bey’atiyle olur. İmam Eş’arî’ye göre şâhidler huzurunda olmak şartı ile söz sahiplerinden meşhur bir âlimin bey’atı yeterlidir. Şâhidler huzurunda olması, şayet inkâr vâki olursa, onu defetmek içindir.
Mutezile ise, beş kişinin bey’atını, Hanefilerden bazıları da, bir cemaatın bey’atını şart koşmuş, belli bir sayıya itibar etmemişlerdir. Zaruretten maksad fitneyi önlemektir. Bir de Resûl-i Ekrem (sav): “Size burnu kesik Habeşli bir köle bile hükümdar olas dinleyin ve itaat edin!..(6) buyurmuştur.” diyerek konunun mahiyetini izah eder. İleriyi görebilen İslam alimleri, “zaruret” mefhumunun sınırlarının bir hayli nazik olduğunu bilir. Zalimlerin, fasıkların, delilerin ve çocukların halifeliğine; “fitne çıkmasın” gerekçesiyle razı olmanın faturasını ümmet çok ağır ödemiştir. İslam topraklarındaki tağuti iktidarların oluşmasında, farz olan “emaneti ehline verme” fiilinin terkedilmesinin büyük payı vardır.
Resûl-i Ekrem (sav)’in: “iş, ehil olmayanın eline geçtimi, kıyameti gözetleyiniz” (7) mealindeki tesbiti üzerinde iyi düşünülmelidir. Kaldı ki sadece mü’minlerin emirinin (Halife’nin) muttaki olması kafi değildir. Bu muttaki olan halife’nin her sahada, mü’minlerin en ehliyetli olana görev vermesi zaruridir. Nitekim bir Hadis-i Şerifte: “İdaresi altında bulunan müslümanlardan daha ehliyetlisi bulunduğu halde, bir başkasına vazife veren hakikaten Allah’a, O’nun Rasülüne ve İslâm ümmetine ihanet (hainlik) etmiş olur.” (8) hükmü beyan buyurulmuştur. Bey’at ile ilgili ilimler mükellef olan her mü’min erkek ve kadın üzerine farz-ı ayn’dır.
Halife’nin gayr-i müslimlerle “Zimmet Akdi” yapması ve onların hukuklarını da koruması şarttır.
CEMAAT DEVLET DEĞİLDİR
Günümüzde “bir kimseye, bey’atın farz olabilmesi için Islami bir yönetimin (devletin) bulunması şarttır” tezini ileri süren anlayışlar vardır. Halbuki Resûl-i Ekrem (sav) ile mü’minlerin yaptığı ilk bey’at, Akabe’de gerçekleşmiştir. Bu tevatür derecesindeki haber bütün sahih kaynaklarda mevcuttur. Aksini iddia eden hiç kimsenin varlığından söz edilemez. Bu bey’at’ın Mekke tebliğ döneminin sonlarına rastladığı da bilinmektedir. Mekke Dönemiyle ilgili olarak İmam Serahsi: “O dönemde Mekke, İslam ahkamının tatbik olunmadığı bir darû’ş-şirkti” (9) tesbitini gündeme getirmektedir. Ibn Abbâs (r.a.)’dan rivayet edilen bir hadis-i Şerifte, Medine’nin de aynı dönemde “darû’ş-şirk” özelliği taşıdığı kaydedilmektedir. (10) Dolayısıyla ilk bey’atın gerçekleştiği dönemde İslâmî bir devlet mevcut değildi. O şartlar altında, Resûl-i Ekrem (sav)’in bey’at alması, mü’minlerin her halukârda, kendi içlerinden bir emir seçmelerinin zaruretini ortaya koymaktadır. Nitekim bir hadis-i şerif’de: “- Dünyanın ücra bir köşkünde bile olsa üç kişinin içlerinden birini kendilerine emir tayin etmeden yaşamaları helâl olmaz”(11) buyurulmuştur. Elbette bu da siyasi bir vekâlettir. Bu fiilde İslâm’ın emirlerini ve nehiylerini hayata geçirme gayreti vardır. Bunu terketmek, başlı-başına bir cürümdür. Müslümanların bu konuda hassasiyet göstermesi şarttır.
CAHİLİYE ÜZERE ÖLMENİN MAHİYETİ
Gerek Devlet, gerek cemaat noktasında; insanların rızasını gündeme getiren “Bey’at” fiili, bazı çevrelerce istismar edilmektedir. Hilâfetin tesisi, bütün İslâm milletinin üzerine vaciptir. Resûl-i Ekrem (sav)’in: “- Her kim halifeye itaatten bir karış kadar ayrılırca kıyamet gününde Allahû Teâla (cc) ameli hususunda, lehinde hiçbir hücceti olmaksızın kavuşacaktır. Her kim de Halifeye bey’at etmeden ölürse, cahili-ye ölümüyle ölür”(12) buyurduğu malûmdur. Yine İmam Ahmed b.Hanbel’in “El Müşned” isimli eserinde “- Zamanın imamına bey’at etmeden ölen kimse, cahiliye ölümüyle ölür” hadisi (haber-i vahid olarak) yer almıştır. Hadis şarihleri; bu haberleri “Halife var olduğu halde, İslâm ahkamının uygulanmaması niyetiyle bey’at etmeyen kimsenin halini beyan ettiği’ üzerinde durmuşlardır. Halife’nin olmadığı noktada, bu hadislerle amel etmek mümkün değildir. Kaldı ki; hilâfeti Kureyş’e tahsis eden hadislerin varlığı da malûmdur.
Son yıllarda İslâmi mücadele veren birçok gurup: “- bizim imamımıza bey’at etmeyen kimse cahiliye ölümüyle ölür” tezini gündeme getirmektedir. Hangisine bey’at ederseniz ediniz, diğerinin nazarında “Cahiliye ölümüyle ölmeniz” kaçınılmaz olmaktadır. Bazı tarikat şeyhleri de bu akıma kendilerini kaptırmaşlardır. Bu açık bir zulümdür. Hatta hayali devlet kuran bazı çevreler: “- Bizim imamımıza bey’at etmeyen kimsenin nikahı yoktur” gibi laflar edebilmektedirler. Halbuki mü’min bir erkek, ehl-i kitap bir kadınla nikâhlanabilir. Bu şer’an caizdir. Hiçbir zaman ehl-i kitap kadından bey’at talep edilmez. O ancak zimmet ehli olabilir.
Devleti her şey zanneden ve gece-gündüz devletle meşgul olan “totaliter” mantık, bir-çok alanda kendini hissettirmektedir. Halbuki devlet herşey değildir, sadece bir vasıtadır, însan hayatının her noktasını düzenleme iddiasını taşıyamaz. Islama göre devlet “insanların ortak ihtiyaçlarını karşılamak ve insanlığa hizmet etmek” için kurulan bir örgüttür. Diğer örgütlerden farkı “Kuvvet Kullanma” imtiyazına sahip olmasıdır. Cemaat ise, sadece müslümanların ihtiyaçlarını karşılamak için kurulan bir teşkilattır. Gayr-i müslimlerle bir ilişkisi (velayet ve vekâlet açısından) yoktur. Zira İslâm cemaatinin gayr-i müslimlerle “Zimmet Akdi” yapabilmesi mümkün değildir.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Modern devlet teorileri ile İslâm’ın gündeme getirdiği siyasi otorite birbirinden farklıdır. Bunları birbirine karıştırmak ve totaliter siyasi rejim anlayışlarını ön plâna çıkarmak İslâm’a karşı yapılan bir tecavüzdür.
(1) Sahih-i Buhari K.Ahkam:4.
(2) Sahih-i müslim K.Imare: 39, Sünen-i ebû Davud-K.Cihad: 87, Sünen-i nesai-k.Bey’at: 34, Sünen-i Ibn-i Mace-K.Cihad: 40
(3) Ibn-i Hümam-Kitabu’l Müsayere-lst: 1979 Sh: 265.
(4) El Feth Sûresi: 10 (57 En Nisa Sûresi: 59.
(6) Ibn i Abidin-Reddü’l Muhtar Ale’d Dürril Muh-tar-Ist: 1982 C: l Sh: 386.
(7) Sahih-i Buhari-K.Üm: 2.
(8) Ibnl Hümam-Fethû’l Kadir-Beyrut: 1316 C: 5 Sh: 457.
(9) Imam-ı Serahsi-El Mebsut-Kahire: ty C: 14 Sh: 57.
(10) Sünen-i Nesai-K.Bey’a: 13.
(11) imam Ahmed b, Hanbel-El Müsned-C: 2 Sh: 177.
(12) Sahih-i Müslim-K.lmare: 58 Had: 1851.
(Yusuf Kerimoğlu,Misak Mecmuası,sayı:31,sh:44-48)
Bir cevap bırakın