MEDENİ HUKUK ve ŞERİAT DÜŞMANLIĞI
Hüsnü Aktaş GEÇTlĞİMlZ günlerde resmi ideolojinin sözcüleri; “Medeni Hukukun Kabulü’nün 68.nci yıldönümü” bahane ederek, İslâm şeriatına küfretme törenleri düzenlediler. Sıkıştıkları zaman “Biz de müslümanız” demeyi ihmal etmeyenler ve meydanlarda “Ezandan, Kur’an’dan (!) bahsedenler; İslâm’a düşmanlıklarını, bir kere daha ortaya koymuş oldular. Güya İslâm şeriatında, kadınların hiçbir hakları yokmuş. Aile reisi olan erkek, keyfine göre karısını boşayabilirmiş vs..
Batı’dan tercüme yoluyla aktardıkları kanunlara; bu kadar aşık olmalarına, hayret etmemek mümkün değil!.. Sakson köleleri gibi, efendilerinin “ilâhlığına” inanıyorlar. Fakat ikiyüzlülükleri sebebiyle, “-Biz de müslümanız” demeyi ihmal etmiyorlar. Bunlara gerekli cevabı vermeden önce “Hak ve Hukuk” kavramları üzerinde durmakta fayda vardır.
HUKUKUN KAYNAĞI NEDÎR?
Hukukun kaynağını; hem İslâm fıkhı, hem lâik hukuk açısından izaha gayret edelim. Bilindiği gibi; fıkıh ilminin konusu, insan haklarıdır. Nitekim Imam-ı Azam Ebû Hanife (rh.a) “Fıkıh, İnsanın lehinde ve aleyhinde olan haklarını bilmesidir” şeklinde tarif etmiştir. İnsanlar, yeryüzünde; emaneti yüklendikleri için, “Allahû Teâla (cc)’nın halifesi” hükmündedirler.(1) Emanet; hem vazifeleri, hem hakları beraberinde getirir, insanın lehinde ve aleyhinde olan haklarına sahip olabilmesine de “Ehliyet” denilmiştir. Allahû Teâla (cc)’mn teklifleri bu ehliyete dayanır.(2) Şimdi şu suale cevap arayalım: “-insan haklarının tesbitinde ölçü nedir ve bunları kim tesbit edecektir?”
İslânı fıkhında, hakim-i mutlak olan ve teklifte bulunan sadece Allahû Teâla (cc)’dır. Teklife muhatap olan da insandır. “Kelime-i şehadeti tasdik ve ikrar etmenin” mahiyeti budur. İlâhları reddetmeden, Allahû Teâla (cc)’ya teslim olmak mümkün değildir. Dolayısıyle insan haklarının tayini ve tesbiti (teşri açısından), kati nasslarla olur ve kimse tarafından değiştirilemez. Usûl ûleması: “-Şer’i şerifte her bakımdan ve şüphesiz bir mahiyette mevcut olana hak denir” (3) tarifini esas almıştır.
İbn-i Abidin : “Hukuk kelimesi, hak kelimesinin çoğuludur.Hak lûgatta batılın zıddıdır. Mevcut olan demektir” (4) diyerek bu inceliğe işaret eder. Kat’i nasslar sözkonusu olduğu için; insanların lehindeki ve aleyhindeki haklan, iptal edilemez ve değiştirilemez.
Resmi ideolojiye ve lâikliğe dayanan siyasi rejimde; “-insanın dışında, insanı aşan herhangi bir hakikat yoktur” ilkesi esas alındığı için, insan haklarını, iktidar sahibi durumunda olan kimselerin tesbit etmesi sözkonusudur. Bazı lâik çevreler; zinanın ve lûtiliğin, insan hakkı olarak tanınmasını ve serbest bırakılmasını savunmaktadırlar. Nitekim Danıştay son kararıyla, zinanın yüzkızartıcı suç olmadığını (!) ilân etmiştir. Başta şarap olmak üzere; insan aklını geçici olarak iptal eden içkilerin kullanılmasını, devletin (bizzat üreterek) teşvik ettiği de malûmdur. Bunun gibi yüzlerce meseleyi saymak mümkündür, İslâm âlimleri “-İnsan haklarına zıt olan, fitne ve fesadın kaynağı haline gelen siyasete, zalim siyaset denilir. Bunun haram olduğunda şüphe yoktur” diyerek, meselenin diğer bir boyutuna dikkati çekmişlerdir. Bu girişten sonra; sosyal sistem ve aile hukuku açısından, müfterilere vereceğimiz cevaba geçebiliriz.
SOSYAL SİSTEM VE AİLE HUKUKU
İnsanların toplum içerisindeki davranışlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini, meşru bir temele dayandırmaları zaruridir. Her devletin veya cemiyetin, bir sosyal sistemi vardır. Sosyal sistemi şu şekilde tarif edebiliriz: “İki veya daha fazla insanın, birbiriyle doğrudan veya vasıtalı olarak meydana getirdikleri, zaman içerisinde devamlılık kazanan, sınırları belli münasebetler zincirine sosyal sistem denilir.”(5)
İslâm aile hukuku’nun temelinde; Allahû Teâla (cc)’ya iman ve hesap gününü hazırlanma gayreti vardır. Nikâh, aynı zamanda imana dayanan bir muameledir. Evlenen insanlar; mü’minlerin birbirlerinin velisi olduğuna itikad ederler. Birbirlerinde hoşlanmadıkları bir hal ortaya çıkarsa; Allahû Teâla (cc)’nın rızasını kazanmak niyetiyle sabreder ve güzel yönlerini görmeye çalışırlar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, aile reislerine hitaben: “0nlarla (hanımlarınızla) maruf vech ile muaşeret ediniz. Eğer kendilerinden hoş-lanmadınızsa; olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de, Allah onda birçok hayır takdir etmiştir. (6) Hükmü beyan buyurmuştur. Buradaki “Onlarla (hanımlarınızla) maruf vech ile muaşeret ediniz’den maksad; “nafaka hususunda insaflı ve cömert olmayı, hiçbir iyiliği başa kalkmamayı, söz ve sohbette güleryüzlü olmayı ve hukuka titizlikle riayeti” bir vecibe bilmektedir. Müfessirler “Olabilir ki, birşey sizin hoşunuza gitmez de, Allah onda birçok hayır takdir etmiş bulunur” hükmünü izah ederken “O kadından salih bir çocuk vermek suretiyle sizi rızıklandırır veya hoşunuza giden bazı vasıflar ihsan eder. Bu hu-susları dikkate alarak, şer’i hududları tahrip etmeyiniz. Affedilmesi mümkün olan kusurları görmemezlikten geliniz” demişlerdir. (7)
Şurası muhakkaktır ki; kul hatasız olmaz. Aile reisinin görevi; temkin, sabır ve mülâyemetle meseleleri çözmeye gayret etmektir. Resûl-i Ekrem (sav)’in “Kadınlar hususunda Allahû Teâla (cc)’dan sakınınız. Zira siz onları Allahû Teâla (cc)’dan emanet olarak almışsınızdır. ” (8) mealindeki ikazını, hiçbir müslüman kulakarkası edemez. Hadis-i Şerifîte kadın “Allahû Teâla (cc)’nın emaneti” olarak tavsif edilmiştir. Kadın, ta’zim ve hürmette kusur edilmeyecek bir varlıktır. Nitekim Alaûddin El Haskafi, “Dürri’l Muhtar” isimli eserinin cihad bahsinde: “-Kur’an-ı Kerim, Hadis kitapları, fıkıh kitapları ve kadın gibi kendilerine ta’zim etmek vacip, hafif ve hakir görmek haram o-lan şeylerle cihada çıkmak yasak edilmiştir. ” diyerek, kadının durumuna dikkati çekmiştir.
Resmi ideolojinin sözcüleri “Kadın Hakları”(!) konusunu dillerine bile almamalıdırlar. Resmen genelevi açtıklarını ve fuhuştan vergi aldıklarını, bizim hatırlatmamıza gerek yoktur.
BATIL ŞERiAT YALANA DAYANIR
Şimdi Resmi ideolojinin sözcülerinin yıllardır istismar ettikleri “Boşanma Hukukuna” gelelim. İslâm dini, erkeğe keyfine göre boşama hakkı vermemiştir. Bu düpedüz iftiradır. Sebebine gelince: Aile içerisindeki ufak-tefek meseleleri büyütmek ve lüzumsuz tartışmalar çıkarmak, hesap gününü düşünen bir insanın yapabileceği iş değildir. Farzedelim ki aile içerisinde ihtilâf çıktı!..İhtilaf halinde de aile reisinin nasıl davranması gerektiği kat’i nasslarla belirtilmiştir. Bunları maddeler halinde izah edelim.
BİRİNCİSİ: NASÎHAT ETMEK VE TEDBÎRE BAŞVURMAK ŞARTTIR.
Kur’an-ı Kerim’de; “Şerlerinden ve serkeşliklerinden yıldığınız (Bıktığınız) kadınlara gelince: Onlara önce nasihat ediniz. (Vazgeçmezlerse,) Kendilerini yataklarında yalnız bırakınız. (Yine vazgeçmezlerse) dövünüz. Ancak size (ma’rufta) itaat ederlerse, aleyhlerine bir yol aramayınız” (9) hükmü beyan buyurulmuştur. İslâm uleması; “aile içerisinde ortaya çıkan ihtilâfta; kocasının uyması gereken adab-ı muaşeret hükümleri bu ayette izah edilmiştir. Buradaki “Nüşûz” kelimesinin lügat manası “Tümsek, sivrilik”tir. Ayette kadının kocasına; “buğz ve nefretle davranması, isyan etmesi” manâsına kullanılmıştır. Bu gibi durumlarda kocanın; önce nasihat etmesi ve kadının yanlışlarını münasip lisanla anlatması emredilmiştir. Eğer nasihat fayda vermezse; üç günden fazla olmamak şartıyla darılması ve karısını yatağında yalnız bırakması gerekir. Bu sayede kadın; durumun vehametini ve boşanmaya doğru adım atıldığını kavrar. Sohbet ve cinsi münasebetin kesilmesini, kadın için bir ikazdır. Bütün bunlar netice vermezse; başına vurmamak ve hafif olmak şartıyla dövülebir. Bu hal; daha açık bir ikazdır” hükmünde ittifak etmiştir. Dikkat edilirse; aileyi ayakta tutmak için alınması gereken tedbirlerin muhatabı erkektir. “Ancak size itaat ederlerse, a-leyhlerine bir yol aramayınız.” emri; nasihat ettikten veya yataklarında yalnız bıraktıktan veya hafifçe dövdükten sonra isyandan vazgeçip itaat ederlerse, intikam almaya kalkmayın demektir. Çünkü nasihat ve diğer tedbirler; aile hayatının devamı için meşru kılınmıştır, intikam duygusu hikmete uygun değildir.
İKİNCİSİ: HAKEM TAYİN EDÎLMELÎDÎR
Aile hayatının devamı; bütün tedbirlere rağmen tehlikeye düşerse, yakın akrabaların ve müminlerin üzerine önemli bir görev düşer. Esasen ihtilafa muttali olan kimselerin; her iki tarafa da “Hakkı ve sabrı tavsiye etmesi” bir vecibedir. Aksi bir davranış, büyük bir musibet olarak değerlendirilir. Nitekim Resûl-i Ekrem (sav)’in; “Bir kadını kocasına karşı ifsad eden ve onu isyana sevkeden bizden değildir” (10) şeklindeki mübarek tesbiti oldukça önemlidir. Ailenin reisi olan erkek; bütün tedbirlere rağmen ihtilafı gidermeye muvaffak olamazsa “Hakeme gitmeyi” teklif etmelidir. Kur’an-ı Kerim’de; “(Eğer karı kocanın) Aralarının açılmasından endişeye düşerseniz; o zaman kendilerine erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse, Allah aralarında (onları) sulhe muvaffak buyurur. Şüphesiz ki Allah; hakkı ile bilicidir. (Her şeyin künhünden) haberdardır” (11) hükmü beyan buyurulmuştur.
Müfessirler; “Kan-koca ihtilafı büyütüp, birbirlerine eziyet etmeye başladıkları zaman, mü’minlerin tamamına bu ihtilafı giderme görevi terettüp etmektedir. Ayeti kerime’de özellikle yakın akrabaların zikredilmiş olması; ihtilafın sebeblerini ve tarafların huylarını daha yakından bilecekleri içindir. Hakemlerin mutlaka adil, tecrübeli ve fakih olmaları gerekir. Eğer akrabalar arasında bu vasıflara haiz kimseler yoksa, akrabaların dışında adil ve alim iki kişi (Hakem olarak) gönderilebilir. ” (12) hükmünü zikretmişlerdir. İmam-ı Şafii (rha) ayette geçen “Gönderin” emrini esas alarak; “ihtilaf halinde hakem göndermek farzdır” buyurmuştur. Çünkü karı-koca arasındaki geçimsizliği gidermek için hakem göndermek, zulmü bertaraf etmek demektir. Bu da İslâm idarecilerinin (Vali, Kadı, Hakem vs.) üzerine düşen umumi farzlardan birisidir. (13) Allahû Teâla (cc)’nın indinde; mubahların en sevimsizi olan boşanmanın önlenebilmesi için, gerekli bütün yollara başvurmak esastır. Neticenin alınamaması halinde, tarafların zarara uğramıyacağı bir çözümün bulunması gerekir.
ÜÇÜNCÜSÜ: SÜNNETE UYGUN ŞEKİLDE EVLİLİĞE SON VERMEK
Bazı hallerde; bütün tedbirlere ve gayretlere rağmen, aile içerisindeki ihtilafı gidermek mümkün olmayabilir. İmam-ı Merginani, nikâhın önemini, dünyevi ve ve uhrevi maslahatlarını izah ettikten sonra: “Talâk’ın (Boşanmanın) mubah kılınmasının sebebi, musibetten kurtulmaya ihtiyaç olduğu içindir. “(14) hükmünü zikretmektedir. Aile hayatının devamı; taraflar için hem dünyevi, hem uhrevi musibetlere sebeb olacaksa talâk gündeme girer. Talâkın (Boşanmanın) caiz olduğu, kitap sünnet ve icma ile sabittir. Kur’an-ı Kerim’de “Ey Peygamber!… Kadınları boşamak istediğiniz zaman onları (Hayız hallerinden) temizlenmeleri vaktinde boşayın” (15) hükmü beyan buyurulmuştur. Yine bir başka a-yet-i kerime’de: “Talâk i-kidir. Ondan sonra kadınları; ya iyilikle (nikâhaltında) tutmak, ya güzellikle (boşayarak) salıvermek vardır” (16) buyurulmuştur.
Bilindiği gibi Resûl-i Ekrem (sav); karısı Hz. Hafsa (r.anha)’yı boşamıştır.(17) Dürri’l Muhtar’da: “Hatta eza veren ve namazı terkeden kadını boşamak müstehap bile olur” hükmü kayıtlıdır. İbn-i Abidin bu metni izah ederken şunları zikretmektedir: “Eza veren kadın sözü mutlak bırakılmıştır. Binaenaleyh kendine eza verenle, başkasına eza verene, fiiliyle eza verene de şamildir. Veya “Namazı terkeden kadın” öyle anlaşılıyor ki; namazdan başka farzları terketmek de, namaz gibidir.”(18) Fukaha meşru boşanma sebeblerini şu şekilde izah etmişlerdir: “Eşlerin birbirlerinden nefret etmesi, cinsi acz sebebiyle vazifelerini yerine getirememek, fuhuşla irtikap, şiddetli geçimsizlik ve Allahü Teala (cc)’nın kesin emirlerini bütün ikazlara rağmen terketmekte ısrar etmek” (19)
Bütün bunları dikkate aldığımız zaman, varacağımız sonuç şudur: Resmi ideolojinin sözcüleri; her meselede olduğu gibi, bu meselede de yalan söylemektedirler. İslâm’a olan kinleri ve buğzları sebebiyle, kalbleri mühürlenmiştir.
Batıl şeriatlarını (Batıdan tercüme yoluyla aldıkları kanunları) savunmak için, iftira kampanyası düzenleyenlere iki teklifimiz vardır:
Birincisi: Siyasi rejimin arkasına sığınıp, sağda-solda nutuklar atmanıza gerek yoktur. Eğer “İslâm şeriatının getirdiği aile hukukunu çağdışı görüyorsanız” meydana çıkıp (kesin bir ifade ile) “-Biz müslüman değiliz” diyebilmelisiniz. Hem İslâm aile hukukunu yetersiz bulacaksınız, hem de müslüman olacaksınız. Bu çifte standarttır.
İkinci teklife gelince: Biz, İslâm aile hukuku’nun kadınlara; başta mehir ve nafaka olmak üzere maddi haklar, haysiyetlerinin korunması hususunda da manevi haklar getirdiğine inanıyoruz. Buna mukabil İsviçre’den 68 yıl önce, tercüme yoluyla aldığınız “Medeni Hukuk’un” ise, kadınların haklarını tahrip ettiğini savunuyoruz. İstediğiniz her yerde ve eşit şartlarda tartışmaya hazırız.
Laik hukuku esas alarak kurduğunuzu iddia ettiğiniz sosyal sistemiz, kelimenin tam manâsıyla iflâs etmiştir. İnsanların can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerini koruyamadığınız gün gibi ortadadır. İslâm dininin getirdiği kardeşliği yok ederek “Türk-Kürt kavgasını” başlattığınız gibi, kadınların haklarına el koyarak “Feminizm” ideolojisini gündeme getirdiniz. Meselenin özü budur.
(1) El Bakara Sûresi: 30 ve El En’am Sûresi: 165.
(2) İmam-ı Serahsi- Temhidû’l Fusul fi Ernû’l Usûl- Beyrut: 1393 C: 2 Sh: 332.
(3) İmam Abdülaziz El Buhari-Keşfa’l Esrar- İst: 1308 . C: 4 Sh: 134.
(4) İbn-i Abidin- Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar- İst: 1984 C: 11 Sh: 164.
(5) Yusuf Kerimoğlu- İslâmi Hareketin Mahiyeti- Ank: 1991 Sh: 192.
(6) En Nisa Suresi: 19
(7) İmam-ı Kurtubi El Camii li Ahkami’l Kur’an-Kahire: 1967 C:5, Sh:98 Ayrıca Mecmuatu’t Tefasir
İst: 1979 C:2 Sh:38-39.
(8) Sünen-i Ebu Davud İst:1401 C:2 Sh:455 vd. Had. No:1905.
(9) En nisa Suresi:34
(10) İmam Ahmed b. Hanbel El Müsned İst: 1401 C:2 Sh:397.
(11) EnNisaSuresi:35.
(12) İmam-ı Kurtubi a.g.e. C:5, Sh:175, Ayrıca Mecmuatu’t Tefasir C:2, Sh:64
(13) Muhammed Ali Sabuni Ahkâm Tefsiri İst: 1984 C: l Sh: 404.
(14) İmam-ı Merginani, El Hidaye Şerhu Bidayetü’l Mübtedi Kahire:1965 C:l Sh:227.
(15) Et Talâk Suresi: 1
(16) El Bakara Suresi: 229.
(17) Sünen-i Darimi İst: 1401 C:l Sh: 556-447 K.Talâk: 2, Aynca Sünen-i Nesai ,Sünen-i Ebû Davud,
Sünen-i İbn-i Mace.
(18) İbn-i Abidin Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar İst: 1983 C:6Sh:147 vd.
(19) Geniş bilgi için İbn-i Hümam Fethû’l Kadir Beyrut: 1316 C:3 Sh:21 vd.
(Misak Mecmuası, Sayı:40, sh:15-19)
Bir cevap bırakın