Bir kimseyi ameli yavaşlatırsa, nesebi hızlandıramaz…

Soru

Hocam selamün aleyküm… Bir kimseyi ameli yavaşlatırsa, nesebi hızlandıramaz anlamında bir hadis okudum. Bu sahih hadis midir? Eğer öyle ise bunun tamamını yazarsanız memnun olurum. Bu ne anlam taşımaktadır. Saygılar sunarım..

Cevap ( 1 )

  1. NESEPLE SOY SOPLA ÖVÜNMEK YASAKLANMIŞTIR
    Ve aleykümselam verahmetüllahi veberakatuhu…Muhterem kardeşim sorunuz belki sayfalarla cevap verilebilecek mahiyette bir sorudur. Ancak biz yine cevabımızı kısa tutmaya çalıştık…
    “Bir kimseyi ameli yavaşlatırsa, nesebi hızlandırmaz.” ifadesi, ibadetleri noksan olan bir kimseyi soyu sopu, ibadetleri olan kimselerin mertebesine ulaştırmaz demektir. O hâlde bir kimse nesebinin şerefine, atalarının faziletine bel bağlayarak, nesebinin ve soyunun şerefine güvenerek güzel amellerde, ibadet ve takvada kusur etmemesi gerekir.(1)
    Sorunuzda bahsettiğiniz hadis-i şerifin bir tanesinin tamamı aşağıdadır:
    عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
    مَنْ نَفَّسَ عَنْ مُؤْمِنٍ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ الدُّنْيَا، نَفَّسَ اللهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ
    وَمَنْ يَسَّرَ عَلَى مُعْسِرٍ، يَسَّرَ اللهُ عَلَيْهِ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ
    وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا، سَتَرَهُ اللهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ
    وَاللهُ فِي عَوْنِ الْعَبْدِ مَا كَانَ الْعَبْدُ فِي عَوْنِ أَخِيهِ
    وَمَنْ سَلَكَ طَرِيقًا يَلْتَمِسُ فِيهِ عِلْمًا، سَهَّلَ اللهُ لَهُ بِهِ طَرِيقًا إِلَى الْجَنَّةِ
    وَمَا اجْتَمَعَ قَوْمٌ فِي بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِ اللهِ، يَتْلُونَ كِتَابَ اللهِ، وَيَتَدَارَسُونَهُ بَيْنَهُمْ، إِلَّا نَزَلَتْ عَلَيْهِمِ السَّكِينَةُ وَغَشِيَتْهُمُ الرَّحْمَةُ وَحَفَّتْهُمُ الْمَلَائِكَةُ وَذَكَرَهُمُ اللهُ فِيمَنْ عِنْدَهُ
    وَمَنْ بَطَّأَ بِهِ عَمَلُهُ، لَمْ يُسْرِعْ بِهِ نَسَبُهُ
    Hz. Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder. Resulullah (asm) şöyle buyurdu:
    “Bir kimse, bir müminden dünya sıkıntılarından bir sıkıntıyı giderirse, Allah, ondan ahiret sıkıntılarından bir sıkıntı giderir.
    Bir kimse, başı sıkışana kolaylık gösterirse, Allah, ona dünya ve ahirette kolaylık verir.
    Bir kimse, bir Müslümanın ayıbını (günahını, kusurunu) örtbas ederse, Allah da onu, dünyada ve ahirette örtbas eder.
    Kul, din kardeşinin yardımında oldukça, Allah da kulun yardımındadır.
    Her kim bir yol tutarak, o yolda ilim ararsa, bu sebeple Allah ona, cennete götüren bir yol müyesser kılar.
    Bir topluluk, Allah’ın evlerinden bir evde toplanarak Kitabullah’ı okurlar ve onu aralarında müzakere ederlerse, üzerlerinde sekinet iner (Allah onlara sükûnet, emniyet ve güven ihsan eder). Allah’ın rahmeti onları kaplar. Melekler de etraflarını kuşatırlar. Allah onları, kendi nezdindekilerle anar.
    Bir kimseyi ameli yavaşlatırsa (kendisini geride bırakırsa), nesebi hızlandırmaz (öne geçirmez).”(2)
    Hadis-i şerifte geçen “sıkıntının giderilmesi”, onun ortadan kaldırılması, izale edilmesi demektir. Burada Müslümanların ihtiyaçlarını görmenin ilim, mal, yardım, bir maslahatı göstermek, nasihat ve daha başka insanın kolayına gelen herhangi bir yolla onlara faydalı olmanın faziletine dikkat çekildiği gibi, Müslümanın kusurunu örtmenin fazileti de söz konusu edilmektedir.
    Aynı şekilde zorluk çeken (yani borcunu ödemekte zorlanan) borçluya mühlet vermenin fazileti, ilim tahsil etmek için gitmenin fazileti de anlaşılmaktadır. Bu ise, şanı yüce Allah’ın rızasını gözetmek şartı ile ilimle uğraşmayı gerektirir.
    Rasul-i Ekrem (sav) Efendimiz bir gün kızı Fatıma’ya şöyle buyurdu: “Ey kızım Fatıma! Babam Peygamber diye güvenme Rabbine karşı kulluk vazifeni yap, Eğer Allah’tan nefsini satın alamazsan vallahi ben bile senin namına hiçbir şey yapamam…” [3]
    Peygamber Efendimiz bir gün, halası Safiye ve kızı Fatma’ya hitaben:
    “Kalkın, Rabbinizin emrini yerine getirin. Peygamberin kızı ve halası olmanıza güvenmeyin. Yoksa yarın, kıyamet gününde, Rabbimden izin olmadıkça benden size bir menfaat gelemez” buyurdular.
    Peygamber (sav) Efendimizin kendi akrabalarına, halasına, kızı Fatıma’ya, eşi Aişe’ye hitaben söylediği buna benzer ifadeleri işte bu hadis-i şerifte geçen uyarıdan dolayı söylemiştir.
    Yani Allah’a kulluk vazifelerini bir kenara bırakıp da, başkalarına güvenerek ibadetlerinde gevşeklik yapmamaları içindir. Son sözün her zaman Allah’a (cc) ait olduğunu bizlere hatırlatmak içindir. Bazı sahtekâr din tüccarlarının kendini şefaat makamında görüp de bunu sağa sola dağıtmasını engellemek içindir. Yani ümmet-i Muhammedi uyarı amacı iledir.
    Biz Allah’a kulluk vazifemizi yerine getirmek için ne gerekiyorsa yapacağız, nefsimizi terbiye etmek için çabalayacağız bu minvalde ilerlerken geri kalan kusurlarımızın affı, mağfireti için Allah’a (cc) dua edeceğiz!

    Mahşerde soy sopla övünmenin boş şeyler olduğunu Rabbimiz şu ayet-i kerimeyle bize haber vermiştir:
    “Sûr’a üfürüldüğü zaman, (işte) o gün ne aralarında soy-sop yakınlığı kalacak, ne de birbirlerini arayıp soracaklardır.” (4)
    Ayrıca Mesnevide bir beyitte:
    “Bil ki; bu yolda soyun sopun kıymeti yoktur. Fazilet ve mazhariyetin mihrabı zühd ve takva’dır.” buyruluyor.

    Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet edilen başka bir hadis-i şerifte ise Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
    “Bir kimseyi ameli geri bırakmışsa, nesebi, soyu onu kurtaramaz, yükseltemez, ilerletemez.” (5)

    “Allah indinde en şerefliniz takvâca en ileri olanınızdır. Arabın Arap olmayan (acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Siyah derili olanın beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, beyazın da siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takvâ iledir.” (6) (Cem’u’l-Fevâid, 1/510, Hadis no: 3632)
    Dipnotlar:
    1) İmam Nevevî, Sahîh-i Müslim Şerhi, el-Minhac, 11/105-106.
    2) Müslim, Zikr 38; Ebu Davud, Edeb 68; Tirmizi, Hudud 3
    3) Müslim, İman,89
    4) Mü’minun:101
    5) İbn Mâce, Mukaddime 17, Hadis no: 225.
    6) Cem’u’l-Fevâid, 1/510, Hadis no: 3632.

    Hazret-i Peygamber Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e şöyle bir soru sorulur: “Kişinin soyunu (kavmini, ulusunu) sevmesi asabiyet (kavmiyetçilik, ırkçılık) sayılır mı?” Cevap şöyledir: “Hayır, ancak kişinin kavmine zulümde, haksız yere yardımcı olması ırkçılıktır/ kavmiyetçiliktir.”[1]

    Bir gün Ebû Zerr el-Gıfârî ile Bilâl Habeşî (Radıyallâhu Anhümâ) bir meseleden dolayı tartışmışlardı. İki kıymetli sahâbî birbirlerine ağır konuşmuşlardı. Ama aralarındaki anlaşmazlıktan ziyade kendisine yöneltilen hakaretten dolayı kalbi kırılmıştı Bilâl Habeşî’nin. Bu öyle bir hakaretti ki, Habeşli bir zenci olan Hazret-i Bilâl’i annesinin renginden dolayı aşağılanıyor, “kara kadının oğlu” deniliyordu! İlk Müslümanlardan olup müşriklerin nice eziyetine göğüs geren bu fedakâr insan dayanamayarak olanları Allah Rasûlü’ne (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) anlattı. Peygamberimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şaşırdı ve kızdı. Zira ırkçılık cahiliyet zihniyetiydi. Oysa Rasûlüllah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem), insanların renk, ırk, dil, cinsiyet ayrımı olmaksızın “bir tarağın dişleri gibi” eşit olduklarını anlatmıştı. Ebû Zerr el-Gıfârî (Radıyallâhu Anh)ı yanına çağırdı ve şöyle uyardı: “Ebû Zer! Onu annesinden dolayı mı ayıpladın? Demek ki sen kendisinde hâlâ cahillikten eser bulunan birisin!” Çok üzüldü Ebû Zerr (Radıyallahu Anh), pişmanlıklar içinde kavruldu. Hazret-i Bilâl’in kendisini affetmesi için defalarca özür diledi. Kibrin, gururun, ayrımcılığın her zerresini hayatından çıkardı, aradan yıllar geçtikten sonra bile hizmetçileriyle aynı elbiseler giyer, bunun sebebini soranlara da bu hadiseyi anlatırdı.[2]

    İslâm Toplumda Adaleti ve Dengeyi Sağlar
    Yüce dinimiz İslam evrensel, adaletli, dengeli, huzur ve barış içinde bir sosyal hayat ve dünya düzeni tesis etmeyi hedefler. Hukuk, ahlak ve toplumsal dengenin temelini teşkil eden bazı emir ve yasaklar koyarak toplumda adaleti, dengeyi sağlar. Dinimiz, makul- dengeli bir ölçüde vatan- memleket sevgisini hoş görür, akrabayla yakın ilişkiler kurmayı, sılay-ı rahimi teşvik eder. Zira insanın doğduğu, yaşadığı çevreyi, muhiti sevmesi, benimsemesi, kendini o toprakların çocuğu olarak görmesi gayet doğaldır. Makalemizin başında zikrettiğimiz hadis-i şerif buna delalet eder. Akrabalarla, kendisiyle kan bağı olanlarla ünsiyet kurmak, onlara aidiyet duymak da fıtridir. Fakat bütün bunlar asıl üst kimliği “İslam/ Müslüman” olanlar için kendini ifade etmede öncelikli ve belirleyici unsurlar değildir. “Müslüman olmak” kimlik olarak zaten İslam tarafından belirlenmiştir, bu öyle bir şereftir ki dünyada bundan daha üstün bir pâye yoktur, olamaz; “Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’ de sizi ‘Müslümanlar’ olarak isimlendirdi…” [3] buyrulur.

    İslam ile milliyetçilik arasındaki münasebeti tam olarak doğru bir zeminde anlamak için her şeyden önce bu minvalde, bu alanda kullanılan kavram ve terimlerin ne anlama geldiğini netleştirmemiz gerekir. Böylece bu kavramların ne gibi manalar ifade ettiği, kullanım alanları, sınırları, çerçeveleri tam olarak belirlenir ve buna bağlı olarak yapılan bir inceleme- araştırma ve tartışmalar da sağlıklı netice(ler) verebilir. Zira kelimelerin, kavramların asıl manalarından uzaklaş(tırıl)arak anlam kaymasının yaşandığı alanlardan birisi de milliyetçiliktir. İlk önce bu konudaki kavramsal çerçevenin yerine oturması gerekir ki yapılan itiraz ve cevaplardan bir netice elde edilmiş olsun. Kavramlar yerine oturmadan yapılan tartışmalardan herhangi bir sonucun çıkması uzak bir ihtimaldir.

    İslam’ a göre millet “din, inanış, şeriat” demektir. Günümüzdeki modern Milliyetçilik: aynı ırktan/ soydan, etnik kökenden gelen kişilerin kendi ırk, soy ve kökenini önce çıkarması, aşırı biçimde vurgulaması, yeryüzündeki diğer ırklara karşı bir üstünlük ve imtiyaz sebebi olarak görmesidir. Irk farkı güderek kendisinden farklı ırkları aşağılamanın, ötekileştirmenin adıdır. Bir başka ifadeyle; insanı insan yapan bütün özelliklerini bir kenara bırakarak insanı sadece etnik köken üzerinden değer biçen, üstünlük kazandıran, sadece kendi ırkını seçkin, elit, üstün gören çarpık anlayışın, düşüncenin adıdır milliyetçilik. Diğer taraftan milliyetçilik, “kabileciliğin” sadece etnik kökene dayanmayan yeni, modern ve gelişmiş bir biçimi olarak ulus devletlerin en güçlü ideolojisi olarak ortaya çıkmış ve dine aidiyetin de alternatifi olmuştur. Ulusçuluk, kavmiyetçilik, ırkçılık ve ulusalcılık da “milliyetçilik” anlamına yakın manalarda kullanıldığı için bu terimlerin hepsi, bir mananın değişik isimleri sayılmıştır. Milliyetçilik; din, dil, toprak, menfaat birliği gibi faktörlerin tesiri altında, bir takım ortak değerlere sahip olanların beraber olma duygusundan hareketle -birbirinden farklı- pek çok yaklaşımları, örnekleri, çeşitleri olan çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Kısacası milliyetçilik tek tip bir yapıda değildir, pek çok farklı oluşumları (versiyonları) vardır.

    Bu topraklarda 1. Meşrutiyetin ilanıyla birlikte alevlenmeye başlayan modern milliyetçilik ile İslam arasındaki ilişkiyi anlamak oldukça sorunlu bir hal almıştır. Özellikle Türkiye’de olduğu gibi Müslüman bir zümrenin milliyetçi söylemleri ve milliyetçi söylemi dile getiren İslami grupların çok olduğu ülkelerde bu ilişki daha da karmaşık bir hal almıştır. Bu sürecin sonunda pek çok Müslüman ülkede birbiriyle uyuşmayan İslam ve milliyetçilik kavramı yan yana kullanılmaya başlanmıştır. Oysa İslam Peygamberi (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) bütün insanlığı kapsayıcı evrensel İslam kardeşliği esasına dayalı bir toplum ve dünya düzenini tesis etmek için uğraşmıştır.
    Veda Hutbesinde vurguladığı Arap’ın Arap olmayana; beyazın da siyaha üstünlüğünün olmadığını bildirerek ırkçılığı reddetmiştir: “Ey İnsanlar, sözümü iyi dinleyin! Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız; Âdem ise topraktandır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”[4] buyurmuştur. Yine Rasûlüllah’ın (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in ırkçılığı reddettiği pek çok hadis-i şerifi vardır.

    Yüzyıllarca süren putperest Arap toplumunun milliyetçi yapısı, İslam’ın gelmesiyle sarsılmış ve Hazret-i Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bu meyandaki beyanlarıyla tamamen ortadan kalkmıştır. Cündeb b. Abdullah el-Becelî”den nakledildiğine göre Rasûlüllah (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Kim ırkçılık propagandası yaparak veya kabileciliğe/ ırkçılığa destek vererek yoldan çıkmış bir topluluğun bayrağı altında öldürülürse, onun ölümü cahiliye halkının ölümü gibidir.”[5]

    Cübeyr b. Mut”im”den nakledildiğine göre Allah Rasulü (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Irkçılığa çağıran bizden değildir. Irkçılık davası uğruna savaşan bizden değildir. Irkçılık davası uğruna ölen bizden değildir.”[6] İbn Ömer’den nakledildiğine göre İslam Peygamberi Mekke”nin fethinde insanlara bir hutbe vererek şöyle buyurmuştur: “Ey İnsanlar! Allah sizden cahiliye gururunu ve atalarla övünme âdetini gidermiştir. İnsanlar iki gruptur: Biri iyi, takva sahibi, Allah katında değerli olan kişidir, diğeri ise günahkâr, bedbaht, Allah katında değersiz kişidir. İnsanlar Âdem’in çocuklarıdır ve Allah, Âdem’i topraktan yaratmıştır…” [7]
    Başka bir hadisinde de şöyle buyurur Efendimiz (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem): “Bir kısım insanlar vardır ki, cehennem yakacağından başka bir şey olmayan atalarıyla iftihar ederler, övünürler. İşte bunlar ya bu övünmeden vazgeçerler ya da Allah nezdinde, pisliği burnuyla yuvarlayan pislik böceklerinden daha değersiz olurlar.”[8] “Bir kimseyi ameli geri bırakmışsa, nesebi, soyu onu kurtaramaz, yükseltemez, ilerletemez.”[9]

    Tam bu noktada çok önemli bir konuyu mutlaka izah etmemiz gerekir; kimilerine göre bu hadislerde anlatılan, yerilen milliyetçilik veya kavmiyetçilik bugünkünden farklıydı, bugünkü anlamda bazı milliyetçilik anlayışları İslam’ı savunuyor, diyorlar. Oysa yukarıdaki hadislerde vurgulanan, yasaklanan Arap milliyetçiliği bugünkü milliyetçiliğin tam da karşılığıdır. Eğer şimdilerde milliyetçilikle beraber kullanılan “Muhafazakâr milliyetçilik” söyleminden maksat vatan, toprak, bayrak, kültür, tarih sevgisi, milli ve manevi değerlere sahip çıkarak yaşatma gayreti ve İslam topraklarını (kültür, hayat tarzına müdahale gibi) her türlü sömürgeye karşı korumak ise bu başka bir konudur. İslami değer, ölçü ve hükümlere ters, zıt olmadığı sürece, işin ucu ırkçılığa varmadığı müddetçe bu konunun ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Asıl çıkış gayesi dine karşı rakip ve alternatif kimlik oluşturmak olan “milliyetçilik” ile dine aidiyeti temsil eden “muhafazakârlık” kavramını bir araya getirmek oldukça zor, bünyesinde pek çok problemi barındıran çetrefilli bir durumdur. Bugün popüler- moda kültürün cazibesine kapılan -bazı- Müslümanların, Hazret-i Peygamber (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem) tarafından “kokuşmuş leş ve cahiliye âdeti” olarak tanımlanan milliyetçilik hakkında çok dikkatli davranmaları yeryüzündeki bütün Müslümanlar ve insanlık açısından oldukça önemlidir. Evrensel olan İslam’ı bu tür ilkel bir ideolojiye alet etmemeleri gerekir.

    Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz; bu hadis-i şerife göre hiç kimse soyuna sopuna güvenmemeli. Soy sop üstünlüğü gütmemelidir. Üstünlük ancak takva iledir. Allah cc. indinde en üstün kimseler en çok ibadetle meşgul olan salih kişilerdir. Gerisi boş hayallerdir… Allahu Teala cc.’ya eöamet olunuz…
    Dipnotlar:
    [1] Müsned-i Ahmed b. Hanbel, 28/ 196, hadis: 16989; İbn Mâce, Fiten 7, hadis: 3949.
    [2] Buhârî, İman, 30.
    [3] Hacc Sûresi, 78.
    [4] Beyhakî, Şuabu’l-İmân, 7/132, hadis: 4774.
    [5] Müslim, İmâre, 57.
    [6] Ebû Dâvûd, Edeb, 111-112.
    [7] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 49; Ebû Dâvûd, Edeb, 110-111.
    [8] Müsned-i Ahmed b. Hanbel, 16/455, hadis 10781; Ebû Dâvud, Ebvâbu’n-Nevm, hadis 5116.
    [9] İbn Mâce, Mukaddime 17.

    En iyi cevap

Bir cevap bırakın

Gözat
Gözat