TEBLİĞ ULAŞMAYAN KİMSE-1-
1 -«Biz peygamber göndermedikçe (bir kavme) azap edecek değiliz»; yani hakka ileten, sapıklıktan alıkoyan, delilleri tebliğ eden bir peygamber göndermedikçe hiç kimseye azap etmeyiz. Böyle bir azabın bizden sadır olması sahih ve müstakim değildir. Hatta bizim baliğ hikmetler üzere bina edilen adetimize göre bu şekilde azap vermek muhaldir.
Bu ayet, akıl sahibi olmaları dolayısıyla peygamber gönderilmeyen kimselerin de sorumlu tutulacaklarını Öne süren Mutezile’yi susturmaktadır. Çünkü bu ayet, risalet Öncesi mutlak azabı kaldırmaktadır. Yani «İnsanlar akılları dolayısıyla nübüvvet öncesi de sorumludurlar, vacipleri terkettiklerinden dolayı, nübüvvet öncesi davranışlarından dolayı da azaba duçar olmaları gerekir» diyenlerin bu görüşünü mezkur ayet iptal etmektedir.
İsfehanî, «Mahsul» şerhinde, nübüvvet öncesi «vücub-u aklî»’nin yokluğuna bu ayetle delil getirenlerin aleyhine bazı itirazlar serdetmiştir.
1- Rasul’den maksad akıldır.
2- Eğer biz «Rasul»den maksadın gönderilen peygamber olduğunu kabul etsek bile ayette risalet öncesi yapılan kötülüklerin azabı nefyolunduğundan, burada mutlaka azabın nefyi gerekmez.
3- Biz bunu kabul ediyoruz. Ancak ayette nübüvvet Öncesi tüm günahların azabının nefyine delâlet edecek yine bir karine yoktur.
4- Delâlet olduğunu kabul etsek bile, muahezenin yokluğu, istihkakın yokluğunu gerektirmez. Çünkü muahezenin zikredilmeyişi mağfiret sebebiyle de olabilir.
İsfehani bu itirazlara sırasıyla şöyle cevap vermiştir:
1- «Rasül» tabirinin gerçek anlamı «Gönderileni ve «Allah’ tan haber veren peygamber»dir. Kelâmda asıl olan gerçek mânâya almaktır.
2- Şanı yüce olan zât, mübaşeretin yokluğu ile mutlak azap vermenin yokluğunu ifade etmiştir.
3- Kelâmın takdiri şudur: «Biz hiç kimseyi azaba duçar edici değiliz, ta ki peygamber göndermedikçe».
Bundan her insanın azaba duçar edilmesinin yokluğu gerekiyor. Matlub olan da budur. Çünkü hasım bunu savunmaktadır.
4- Ayet, nübüvvet öncesi azabın olmadığına delâlet etmektedir. Bu da zahirde nübüvvet öncesi vücubun olmadığına delâlet eder. Vücubun nübüvvet öncesi olduğu, günahkârlara olan azabın da mağfiretle giderildiği iddia edilecek olursa, açıklama yapılmalıdır.
Bu ayetle sadece Mutezile’nin istidlal etmediği bilinmektedir. Bu hususta Hanefiler’den bir grup da Mutezile’ye katılmıştır. Bu grup, Maturîdîler ile Semerkand’m alimleridir. Maturîdîler her ne kadar Mutezile gibi «Husn-Kubh» meselesinde akıl hakimdir demiyorlarsa da, akıl «Husn-Kubh»u bilmekte bir araç olduğunu söylemektedirler. Onlar Allah’a iman ve tazimin aklen vacip olduğunu söylemişler ve yine akla göre şer’i bir şeyi Allah’a nispet etmeyi haram kılmışlardır. Ebu Hanife’den rivayet olunduğuna göre o şöyle demiştir: «Allah Teâlâ peygamber göndermeseydi yine de Allah’ı bilmek insanların boynuna vacip olurdu».
Hanefi alimlerden çoğu, aklın Allah’ın delillerinden olduğunu ve şeriat gelmezden önce akılla istidlalin vacip olduğunu söyleyerek, Hz. İbrahim’le ilgili ayetleri delil olarak öne sürmektedirler. Nitekim Hz. İbrahim, babasına ve kavmine, onları apaçık bir delâlette gördüğünü söylemiştir. Hz. İbrahim burada kendisine vahyedildiğinden bahsetmemektedir. Ayıca Hz. İbrahim, yıldızlarla delil getirerek, Allah’ın varlığını bununla ispata çalışmış ve bunu kavmine delil olarak göstermiştir. Peygamberlerin tamamı böyledir. -Kavimlerine akli delillerle karşı koyarak, mücadele etmişlerdir. Nitekim bir ayette cehennem ehli, «Eğer biz söz dinleseydik, akletseydik cehennem ehlinden olmazdık» demektedirler. Yani onlar söz dinlemedikleri ve akıllarını kullanmadıkları için cehenneme girmişlerdir. Şayet onlar Yaratîcı’nın bilinmesi hususunda akıllarını kullanmış olsaydılar, —Şeriat gelmezden Önce— cehennemlik olmazlardı. İşitmek yoluyla elde edilen (sem’î) bilgiler delil olmazlar, ancak akli isdidlâlle delil olabilirler. Nübüvvet iddiasından sonra, mucize ancak akli bir delil ile sabit olur. İçte ve dıştaki [enfüsî-afakî] mevcut deliller, Yaratıcı’nın varlığına, mucizenin Allah’tan olduğuna delâletinden daha fazla delâlet ederler. Mucizenin bilinmesinde akıl kâfi bir delil olduğuna göre, Allah’ın varlığının bilinmesinde daha da kâfi bir delildir. Ayrıca kâfirleri İslâm’a çağırmak tüm ümmete vaciptir. Allah’ı inkâr edenlere karşı, ayet ve hadislerin delil getirilemeyeceği herkesin malûmudur. (Çünkü onlar zaten Allah’a inanmıyorlar ki ayet ve hadisleri delil kabul etsinler.)
Bu nedenle onları ikna için sadece akli deliller öne sürülmelidir. O zaman onlara denilir ki; «Eğer insanlara peygamber gelmezden önce, Allah’ı bilmek ve Allah’a iman etmek vacip olsaydı, o zaman peygamber gelmezden önce kâfirlerin azaba duçar olmaları gerekirdi. Çünkü Allah şirki affetmeyeceğini açıkça bildirmiştir. Dolayısıyla zaruri vücub sözkonusu değildir».
Fahruddin Bazi, bu ayet yoluyla getirilen delillerin zayıf olduğunu açıkladıktan sonra, «Vücub-u akliyi ispat etmiş ve iki vecih ortaya koymuştur.
a) Rasûl kelimesini akıl ile tefsir etmek,
b) Umumu tahsis etmek. Yani peygamber göndermezden önce azap verilmesinin anlamı, şeriatle vücubiyeti bilinen amellerdir. Çünkü bu ameller şeriat gelmezden önce bilinmezler.
Fahruddin Razî sonunda kendi görüşünün şöyle olduğunu söylemektedir: «Mücerred akıl, iyinin işlenmesine kötünün terkedilmesine sebeptir. Ancak mücerred akılla Allah Teâlâ üzerine bir şeyin gerekliliğine hükmetmek memnudur». (24)
Fetret Ehlinin Durumu
Ebu Mansur Maturîdî ve takipçileri, bu ayeti dünyada helakin ve azabın yokluğuna hamletmişlerdir. Onlara göre, iman ve tevhidi terkettiklerinden dolayı fetret ehli (25) de azap göreceklerdir.
İmam Nevevi bu görüşü benimseyerek, Müslim şerhinde şöyle demiştir: «Arapların bulunduğu putperestlik üzerinde iken, Fetret devrinde gelen kimse ateştedir».
Bu, çağrı ulaşmadan önce azaba duçar etmek değildir. Çünkü fetret ehline, Hz. İbrahim’in ve diğer peygamberlerin çağrısı ulaşmıştır.
Anlaşıldığına göre İmam Nevevî, Önceki peygamberlerin çağrısını işiten kimseye, ona gönderilmiş olmasa bile, o peygamberlere iman etmesinin vacip olduğunu söylemek istemiştir. Bu bakımdan İmam Nevevi’nin onların fetret ehli olduğunu söylemesiyle, çağrının onlara ulaştığı hükmü arasında bir tenakuz sözkonusu değildir. Şayet daha Önceki peygamberlerin onlara da gönderildiğini söyleseydi o zaman iki görüş arasında tenakuz olurdu ki o bunu söylememiştir.
Onların mutlaka azap göreceklerini savunan bazı kimseler, Muaz b. Cebel’den rivayet edilen şu hadise dayanmışlardır:
«Kıyamet Günü’nde; deli olduğu halde, fetret döneminde iken veya çocuk olduğu halde ölen kimseler getirilir.
1-Deli; «Ey Rabbim! Eğer bana akil verseydin, akıl verdiklerinin arasında hiç kimse aklıyla benden daha mesut olamazdı» der. 2-Fetret döneminde ölen kişi; «Ey Rabbim! Eğer bana bir peygamber gönderseydin, peygamber gönderdiğin kimseler arasında hiç kimse bu hususta benden daha mesut olamazdı» der.
3-Küçük çocukken ölen kimse ise, «Ey Rabbim! Eğer bana bir ömür verseydin, ömür verdiğin kimseler arasında hiç kimse benden daha mesut olamazdı» der. Bunun üzerine Allah Teâlâ onlara, «Gidin cehenneme girin» der. Şayet cehenneme girseydiler hiçbir zararları olmazdı. Onlar cehenneme doğru giderken ateşten kıvılcımlar çıkıyordu. Onlar bu kıvılcımların Allah’ın yaratmış olduğu her şeyi yok edeceğini sandılar ve süratle dönüp, «Ey Rabbimiz! İzzetin adına yemin ederiz ki cehenneme gitmek istedik ama üzerimize ateşten kıvılcımlar sıçradı. O kıvılcımların her şeyi helak edeceğini sandık» derler. Allah onlara yine, «Gidin cehenneme girin» der ve onlar dönerler. Ancak her defasında da aynı olay olur. Sonunda Allah Teâlâ, «Sizi ilmim üzere yarattım ve sizi ilmime göndereceğim. Ey ateş onları tut» der ve ateş onları tutar. (Hakim Tirmizi: Nevadir’ul-Usul, Taba-rani, Ebu Nuaym.)
Bazı rivayetler ise onların bir kısmının azaba duçar olacağını, bir kısmının ise olmayacağını Ortaya koymaktadır. Meselâ, Ebu Hureyre’den rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:
«Kıyamet Günü’nde dört sınıf kimse masum oldukları hususunda delil getireceklerdir.
1. Sağırlar
2. Deliler
3. İhtiyarlar
4. Fetret döneminde ölenler
1-Sağır kimse: «Ey Rabbim! İslâm geldi ama ben hiçbir şey işitmiyordum. Onun için tabi olmadım» der.
2-Deli; «Ey Rabbim! İslâm geldi ama çocuklar bana fışkı atıp duruyordu (yani aklım yoktu)» der.
3-İhtiyar; «Ey Rabbimiz! İslâm geldi ama ben ihtiyarlık dolayısıyla hiçbir şeye akil erdiremeyecek hale gelmiştim» der.
4-Fetret devrinde ölen: «Ey Rabbim! Senin bana rasûlün gelmedi ki» der.
Bunun üzerine Allah Teâlâ, onlardan kendisine itaat edeceklerine dair söz alır ve kendilerine elçi gönderir. Elçi onlara «ateşe girin» der. Kim ateşe girdiyse ona kuvvetli bir serinlik gelir. Girmeyenler ise ateşe doğru çekilirler». (İmam Ahmed, İbn Raheveyh, İbn Merduveyh, Beyhaki.)
Enes b. Malik’ten rivayet olunduğuna göre Hz. Peygamber (sa) şöyle buyurmuştur:
«Kıyamet Günü’nde dört sınıf insan getirilir: Çocuk, deli, fetret döneminde vefat eden kimse ve ihtiyar. Onların hepsi de hüccetlerini getirirler. Allah Teâlâ, cehennem boynuzlarından birine; «Çık ortaya» diye emreder. Onlara da, «Ben kullanma yine kullarımdan olan peygamberler gönderiyor dura. Ben ise bugün size gönderilmiş elçiyim» der. Allah Teâlâ bunun üzerine onlara, «şu boynuza girin» diye emreder. Onlardan üzerinde şekavet yazılı olan; «Ey Rabbim! Bizi buraya mı sokuyorsun? Oysa biz bundan kaçıyorduk» der. Kendisi için saadet yazılı olan ise, gider ve boynuza girer. Allah Teâlâ; «Siz beni gördüğünüz halde bana isyan ettiniz. Demek ki peygamberlerimi yalanlama hususunda daha da şiddetli olacaktınız der. Böylece bunlar cennete, isyan edenler de cehenneme girerler.» (Kasım b. Esbah, Bezzar, Ebu Ya’la ve İbn Abdilberr: Temhid adlı kitabında.)
Bu türden birçok rivayetler vardır. Müşrik çocuklarının hatta müminlerin çocuklarının bir kısmının cennette, bir kısmının da cehennemde olduğunu söyleyenler bu rivayetlere dayanmışlardır. Ancak bu rivayetlerin sahih olup-olmadığı hususunda düşünmek gerekir. Nitekim Alusî, bu tür rivayetlere yer verdikten sonra şöyle demektedir:
«Kalbin meylettiği husus şudur: Allah’ın marifetinde, vahdaniyetinde, çocuktan münezzeh olduğunda akıl hüccettir. Elbette, şeriat varid olmazdan önce, peygamberlerin gönderilmesi, kitapların indirilmesi Allah’ın bir rahmetidir. Bunlar akılla kavranamayacak noktaları açıklamak içindir. Meselâ ibadetlerin, cezaların öyle çeşitleri vardır ki, akıllar onları çözemez. Bu yüzden nakil gelmiştir. Şayet akıl tek başına yeterli (hüccet) olsaydı Allah Teâlâ peygamberlerini göndermezdi. Bu bakımdan akıl yeterlidir şeklinde bir itiraza mahal yoktur.
Fetret döneminde yaşayıp, akıllı olan, delil getirmeye gücü yeten bir kimsenin, Rabbini tanımaması hususunda herhangi bir özrü olamaz. Çünkü peygamberlerden birinin çağrısı mutlaka ona yetişmiştir. Nitekim peygamberlerin çağrısını işitmeyen bir kimse dünyada yoktur. Ancak peygamberlerimize iman, çağrının kendilerine yetişmediği kimseler için vacip değildir. Çünkü akıl bu hususta herhangi bir mecal sahibi değildir».
İmam Gazali bu hususta şöyle demektedir:
«Hz. Peygamber’in bi’setinden sonra insanlar birkaç sınıfa ayrıldılar.
Bir sınıf vardır ki peygamberlerin çağrısı onlara ulaşmamıştır. Bu yüzden nübüvvetten haberdar değillerdir. Onlar kesinlikle cennet ehlidirler.
Diğer bir grup vardır ki, Hz. Peygamber’in çağrısı onlara ulaşmıştır. Mucizenin onun elinde zuhur ettiğine şahit olmuşlardır. Onun ahlâkından, yüce sıfatlarından haberdardırlar. Ne var ki Hz. Peygamber’e yine de iman etmemişlerdir. Tıpkı aramızdaki kâfirler gibi. Onların cehenneme girecekleri kesindir.
Üçüncü bir grup vardır ki, Hz. Peygamber’in çağrısı kendilerine ulaşmış, ondan haberdar olmuşlardır. Fakat bu herhangi birimizin Deccal’i işitmesi gibidir. Biz Hz. Peygamber’in kadrini böyle bir şeyden tenzih ederiz. Ben bu kimseler için cenneti umarım. Çünkü onların kulağına, iman etmeleri hususunda teşvik edici herhangi bir söz gelmemiştir».
Gazali’nin birinci sınıf hakkında, cennet olduğunu söylemesi ve sonuncu sınıf için de cenneti umduğunu ifade etmesi, onların iman etmeleri halindedir. Eğer bunlar iman etmemiş kimselerse, akıbetleri hakkında ihtilaf edilmiştir. Geniş bilgi için Alusî’nin «Ruh’ul-Meani» (cild: 15, sh: 40-43) adlı tefsirine bakılabilir.” (Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 10/66-92.)
Bir cevap bırakın